Adınız
 
  Soyadınız
 
  E-posta Adresiniz
 
   
 
   
 
 

Paradigma degisti ama yaklasimlar degismedi

Su sirada küresel sistem krizden çikmaya ugrasiyor. Bir süre sonra ugrasi alani bu yeni sistemin çerçevesini çizmeye yönelecek. Yani paradigma degisikligine uygun bir teorik yapinin gelistirilmesine çalisilacak. Bu paradigma degisimine uygun yeni ekonomi, bir süre sonra eski ekonominin yerini alacak.

.

Mahfi Eğilmez
 

EKONOMİ bilimi, bütün sosyal bilimler gibi sürekli bir değişim içinde. Bu sürekli değişimi, sosyal bir evrim olarak da tanımlamak mümkün. Yirmi-otuz yıl öncesine kadar kapitalizm ulusal düzeyde farklı farklı uygulamalara sahne olan bir sistemdi. Dünyanın her yanında farklı bir kapitalizm uygulamaları söz konusuydu. Ülkeler arası ticaret yaygın biçimde yapılıyordu, yani mal ve hizmetlerin dolaşımı belirli bir derecede serbestti. Buna karşılık sermayenin dolaşımı, serbestlik açısından, bugünkü durumla karşılaştırılamayacak kadar düşük düzeydeydi. Hatta birçok ülke sermaye hareketlerine kısıtlama uyguluyordu. Örneğin Türk Parasının Kıymetini Koruma mevzuatı, Türkiye’de bu tür bir kısıtlamanın sembolüydü. Emeğin dolaşımı ise ne geçmişte serbestti ne de şimdi. Siyasal birlik idealiyle yola çıkan Avrupa Birliği’nde bile yeni katılan ülkeler için emeğin dolaşımıyla ilgili kısıtlamalar konuyor.
Son yıllarda ekonomilerin neredeyse tamamı hem mal ve hizmetlerin hem de sermayenin dolaşımı açısından açık ekonomi konumuna geldiler. Sistemin küreselleşmesi de zaten asıl olarak bu anlama geliyor. Küresel krizin çıkması ve hızla yayılmasının nedenleri arasında açık ekonomik sisteme eski tip kapalı ekonomi modelini uygulamak da var. Kriz, bize küresel sistemin getirdiği yeni yapının, yeni bir bilimsel çerçeveye oturtulması gerektiğini anlatan bir gelişme oldu. Yeni çerçeve mal ve hizmet ticaretinin serbest olduğu, sermayenin serbestçe dolaşabildiği, emeğin dolaşımının kısıtlamaya tabi olduğu bir sistemin çerçevesi olmak zorunda. Eski modelle yeni sistemi açıklamaya ya da yönetmeye çalışınca dengeler bozuldu. Ekonomide uygulama değişirken teorik yapının ve dolayısıyla modellemenin buna uygun bir değişim içine girememesi krizlerin nedenleri arasında yer alıyor.
Şu sırada küresel sistem krizden çıkmaya uğraşıyor. Bir süre sonra uğraşı alanı bu yeni sistemin çerçevesini çizmeye yönelecek. Yani paradigma değişikliğine uygun bir teorik yapının geliştirilmesine çalışılacak. Bu paradigma değişimine uygun yeni ekonomi, bir süre sonra eski ekonominin yerini alacak.

KRİZİN İKİNCİ AŞAMASI
Bazı yorumcular krizin bitmek üzere olduğunu öne sürüyor, bazıları yeni bir kriz çıkacağını düşünüyorlar, bazıları ise daha temkinli davranarak inişli çıkışlı bir döneme girdiğimizi söylüyorlar. Bence biz krizin ikinci aşamasına giriyoruz. Krizin ikinci aşamasında artık para dağıtarak çözüm yaratma yaklaşımının terk edilmesi gerekiyor. Henüz krizin tam anlamıyla sona ermemiş ve yeterince canlanma yaratılamamış olmasına karşılık çıkış önlemlerinin uygulamaya konulması zorunluluğu krizin ikinci aşamasını oluşturuyor. Bu aşama yönetilmesi zor bir süreç. Farklı ülkelerin farklı yaklaşımlarla ya da ötekilerin durumundan yarar sağlamak amacıyla hareket etmeleri halinde sistemin yeniden bir krize girmesi olasılığı söz konusu. Buna karşılık özellikle maliye politikası açısından koordinasyon sağlanması sanıldığı kadar kolay değil.    
Krizin ikinci aşamasında en önemli konuların başında pek çok ülkede devasa boyutlara ulaşan ikiz açığın nasıl yönetildiği konusu gelecek. Bütçe dengesi ile cari denge arasındaki ilişki, ülkeden ülkeye önemli farklılıklar gösteriyor. Petrol üreticisi ülkeler her iki dengede de fazlaya sahipler. Benzer bir durum Norveç’te de söz konusu. Bununla birlikte bu ülkelerde petrol gelirleri hariç tutularak bir hesaplama yapıldığında dengeler bir anda açığa dönüşüyor. Uzakdoğu ülkeleri cari fazla ile bütçe açığının birbirini dengelediği bir görünümü yansıtıyorlar. En yaygın olan durum her iki dengenin de açık verdiği durum. Bütçe açığı ve cari açığın birlikte bulunduğu durumda ikiz açığın ikisi de ihmal edilebilir düzeyde olabileceği gibi ikisi de yüksek düzeyde olabilir. İkiz açığın ikisinin de çok yüksek olduğu ekonomilere de Yunanistan ve Portekiz örnek gösterilebilir.
Türkiye, diğer birçok konuda olduğu gibi ikiz açık konusunda da ilginç bir örnek oluşturuyor ve bir anlamda kendine özgü bir konumda bulunuyor. Bizde bu iki açık birbiri aleyhine gelişen bir görünüm sergiliyor. Geçen yıl kriz nedeniyle ithalat hızla daralıp cari açık gerilerken bütçe açığı artıyordu. Bu yıl ise tersi oluyor ve cari açık artan ithalat nedeniyle yükselirken bütçe açığı geriliyor. Buradaki anahtar, daha önce birçok kez değindiğim gibi bizim vergi sistemimizin dolaylı vergilere dayanması. İthalat arttıkça ithalde alınan KDV geliri de yükseliyor ve bütçe açığının düşmesinde etkili oluyor.
İkiz açıktaki tuhaf dengemiz bizim krizin ikinci aşamasında güçlü bir konumda olmamızı sağlayacak en önemli üstünlüğümüz olarak öne çıkıyor. Türkiye ikinci aşamada ikiz açığı iyi yönetebilirse ilk aşamadakinden daha güçlü bir yapıyla krizden çıkabilir. Ne var ki ikiz açığın yönetilmesi giderek daha zor bir hâl alıyor.

AVRUPA’NIN ASIL SORUNU
Bir süredir dile getirilen bir konu var: Avrupa’nın asıl sorunu liderinin olmaması. Bu görüş her geçen gün biraz daha haklılık kazanıyor. Merkel de Sarkozy de Avrupa’yı peşinden sürükleyecek bir lider karizmasını ortaya koyamadı şimdiye kadar. Hatta ikisi bir araya geldiğinde bile güçlü bir mesaj veremiyorlar. İşin ilginci ABD’de de aynı sorun yaşanıyor. Bush’dan sonra kurtarıcı gibi görülen Obama da şu ana kadar örneğin Clinton kadar güçlü bir liderlik gösteremedi. Buna karşılık ABD’de parasal konudaki tek otoriteye finansal konularda da tek bir otorite eşlik ettiği için çok daha çabuk karar alınıp uygulamaya gidilebiliyor. Oysa Avrupa’da tek para otoritesinin karşısında 16 farklı finans otoritesi var. İşler iyi gittiğinde Maastericht kriterleriyle çözümlenebilen sorunlar işler terse döndüğünde çözümsüz bir hâl alabiliyor.
Avrupa’da son günlerde tartışılmaya başlayan “ekonomi hükümeti” ya da “ortak maliye politikası” gibi kavramlar, hep bu boşluğun içini doldurmak için ortaya atılan düşünceleri yansıtıyor.

EKSEN KAYMASI
Giderek gerginleşen iç politikaya bu kez dış politika da eklendi. Mavi Marmara gemisine yönelik İsrail saldırısı can alınca zaten gerginleşmeye başlayan Türkiye - İsrail ilişkileri iyiden iyiye gerginleşti. Karşılıklı suçlamalar, birbirini şikayete ve geçmişleri kurcalamaya kadar götürdü işi. 
IMF, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya bölgesinin ekonomik görünüm raporunu yayımladı. Raporda bu üç bölgedeki 30 ülkenin çeşitli ekonomik göstergeleri yer alıyor. Rapor bize Türkiye’nin karadan ve denizden komşu olduğu Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Orta Asya bölgelerinin en büyük ekonomisi olduğunu gösteriyor. Bu bölgesel karşılaştırma Türkiye’nin son günlerde tartışmaya açılan bölgesel liderlik pozisyonunu ekonomik açıdan ortaya koyuyor. Türkiye, ekonomik gücünü de kullanarak bölgede gerçek anlamda bir liderlik yapmaya talip görünüyor.
Dolayısıyla Türk dış politikası açısından da bir paradigma değişikliği söz konusu. Kimileri buna eksen kayması adını veriyorlar. Bu görüşü öne sürenlere göre Türkiye şimdiye kadar eksen olarak aldığı batı dünyasından doğuya doğru kayıyor. Tersini savunanlar da az sayıda değil. Onlara göre komşularıyla ilişkileri düzeltmek bir eksen kayması anlamına gelmiyor.
Bu sütunlarda daha önce de yazmıştım, ben ABD’nin desteklediği bir politika değişikliği çerçevesinde Ortadoğu ekseninin Mısır - İsrail ikilisinden Türkiye’ye doğru kaydığını düşünüyorum. Türkiye bu yeni rolü kabul etti.
2009 yılının son sayısındaki yazımı şöyle bitirmiştim: “Avrupa Birliği’ne bir türlü giremeyen Türkiye artık Ortadoğu’nun lider ülkesi konumunda. Araplar ve İranlılar Türkiye’ye geçmişte hiç olmadığı kadar sempati ve destekle yaklaşıyorlar. Türkiye, Cumhuriyet ve hatta son dönem Osmanlı geçmişinde hiçbir zaman kabul etmediği Ortadoğululuk yaftasına artık aldırmıyor. Tam tersine bunu üstleniyor. Ve bu yeni görünümün Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırdığı mı yoksa Avrupa’ya yakınlaştırdığı mı konusu, bugünlerde en çok tartışılan konuların başında geliyor. Türkiye’nin bu yeni rolü nasıl oynayacağı hem kendisi hem de bölge için büyük önem taşıyor. Bu yeni rol Türkiye ve bölge için parlak bir ufuk açabileceği gibi bunun tersi de söz konusu olabilir.”

 
 
 
Mahfi Eğilmez'in Diğer Yazıları
  Bize bir şey olacak (Haziran 2008)
  Kriz derinleşiyor (Mayıs 2008)
  “Bize bir şey olmaz” hipotezi (Nisan 2008)
Krizden çikis(Mayıs 2010) Krize karşı bireysel ve kurumsal çözümler (Mart 2008)
Mart kapidan baktirdi(Nisan 2010) Krizde önleme de dikkat etmek gerek (Şubat 2008)
Komsuda pisen kriz(Mart 2010) 2008’e girerken (Ocak 2008)
2010 tahminleri(Şubat 2010) Değişen Türkiye (Aralık 2007)
2009 biterken(Ocak 2010) Eski sorunlar yeniden gündemde (Kasım 2007)
Küresel sistem ve Türkiye(Aralık 2009) Sonbahar tartışmaları (Ekim 2007)
Yeni küresel finans mimarisi(Kasım 2009) Seçim sonuçları ve ekonominin geleceği (Ağustos 2007)
IMF, Dünya Bankası ve Türkiye(Ekim 2009) Seçim sonrasında ekonomi politikası (Temmuz 2007)
Türkiye'nin reyting sorunu(Eylül 2009) Seçime doğru (Haziran 2007)
Ekonomi politikası salınımları(Ağustos 2009) Türkiye birinci lige nasıl çıkar? (Mayıs 2007)
Üç kriz bir sonuç(Temmuz 2009) Dalgalanmalar sürecek (Nisan 2007)
Kapitalizmin geleceği(Haziran 2009) Küresel sorunlar (Mart 2007)
Kriz hız kesiyor(Mayıs 2009) AKP’nin beşinci yılı (Şubat 2007)
Küresel kriz önlemleri ve Türkiye (Nisan 2009) 2007’ye girerken (Ocak 2007)
IMF anıları (Mart 2009) Topal ördek (Aralık 2006)
Krizden başka şey konuşmaz olduk (Ocak 2009) AB büyüsü bozulmamalı (Kasım 2006)

 

 
  Hemen üye olmak için tıklayınız.  
     


© 2006-2010 Doğuş İletişim

Doğuş Yayın Grubu Dergileri: National Geographic Türkiye | National Geographic Kids | CNBC-e Business | Motor Boat & Yachting | Robb Report | Billboard Türkiye