Yukarıdaki yargıya sadece dünyadaki gelişmelere, ekonomik göstergelere ya da Türkiye’nin ilişkilerine bakarak varmadım. Çevremde konuştuğum çoğu kişi bir önceki yıla girerken taşıdığı inancı, bu yıl yitirmiş gibi görünüyor. Kimse yeni yatırımdan söz etmiyor. Sanki ölü toprağı serpilmiş gibi bir hava var çevrede. Eskiden parasını dövizden çekip YTL yatırım araçlarına yatırdığını ve buradan çok iyi getiri elde ettiğini veya borsadaki yatırımından çok mutlu olduğunu ya da işyerini büyüterek giriştiği yeni yatırımdan çok umutlu olduğunu heyecanla anlatan kişiler, artık o heyecanı taşımıyor gibi. Getirilerinde bir azalma olup olmadığını soruyorum. Böyle bir şikayetleri yok. İyi kazanmaya devam ediyorlar ama eski neşeleri yok. Böyle durumlarda ben çevreme çok güvenmem ve esnafı dolaşmaya başlarım. Onlarla ekonomik durum üzerine konuşurum. Vatandaşın nabzını en iyi tutanlar onlardır. Pazarcı esnafıyla domateslerin hormonlu olup olmadığından çok, geçen haftaya, geçen aya, geçen yıla göre durumlarının nasıl olduğunu tartışmayı severim. Çarşı esnafıyla konuşurken onların geleneksel şikayetlerinden sıyrılıp satışlarının nasıl geliştiğini anlamaya çabalarım. Son zamanlarda pazar dolaşırken, çarşıda gezerken esnafın da giderek farklı bir sıkıntı dile getirmeye başladığını gördüm. Esnaf sıkıntıdaysa iş biraz ciddi demektir.
KÜRESEL LİKİDİTE DARALIYOR
ABD’de subprime mortgage krizinin patlak verdiği andan başlayarak ekonomik konjonktürün yükseliş trendinin sonuna geldiğimiz yolundaki görüşler yaygınlık kazanmaya başladı. Kriz, benzeri alanlara da sıçramaya yöneldi. Henüz en korkulan şey, yani kredilere ve dolayısıyla reel sektöre yayılmış bir kriz yok ortada. Ama bu yoldaki endişeler giderek artıyor. Başta Fed ve Avrupa Merkez Bankası olmak üzere gelişmiş dünyanın merkez bankaları, işbirliğine girerek krizin yayılmasını engelleme uğraşı veriyorlar. Faiz indirimleri birbirini kovalıyor ve piyasaya bol miktarda likidite veriliyor. Merkez bankalarının artık unutulmaya başlamış olan “son borç verici” (lender of last resort) fonksiyonu, enflasyonu önleme göreviyle çelişse de, yeniden öne çıkıyor.
Pek çok malın, şirketin, gayrimenkulün değerinin, bugün ulaştığı düzeyi haketmediği biliniyor. Bu düzeye ulaşmış değerleri döndürecek kadar likidite olmayınca da likidite darlığı çıkıyor ortaya. Gidişata bakılırsa gelecek birkaç yıl, geçmiş üç yıldaki kadar likidite bolluğunun yaşanmayacağı bir dönem olacak. Bunun sonucunda gelişme yolundaki ülkelere geçmişteki kadar yabancı kaynak akmayacak. Ne yazık ki bu ülkeler arasında son birkaç yılda bu likidite bolluğundan fazlasıyla yararlanan Türkiye de var.
SIKINTININ EKONOMİK
GÖSTERGELERDEKİ YANSIMASI
Üçüncü çeyrek GSMH büyümesi yüzde 2’de kaldı. Bu oran, 2002’nin başından bu yana geçen 23 çeyreklik döneminin en düşük ikinci oranı oldu. Böylece yılın ilk dokuz ayına ilişkin ortalama büyüme oranı yüzde 4’e gerilemiş oldu. Bunun büyüme oranının düşme trendine girişinin işareti olmasından korkuluyor. Çünkü ekonomi son üç çeyrektir sürekli düşen büyüme oranlarıyla bir ivme kaybı içinde olduğunu ortaya koyuyor. Her ne kadar bu düşüş trendine gerekçe olarak tarım kesiminde yaşanan kuraklığın yarattığı üretim daralması, enerji fiyatlarının pahalanması sonucu talepte ortaya çıkan gerileme gibi nedenler ileri sürülse de son üç çeyrekte sürekli gerileyen büyüme oranı, gelecek için pek parlak bir görünüm sunmuyor.
Bu durumda 2007 tahmini olarak ortaya konulan yüzde 5’lik büyüme oranı artık hayalden bile öte bir oran olarak kabul edilmeye başlandı. Yapılan hesaplamalara göre yüzde 5’lik ortalama büyümeyi yakalamak için son çeyrek büyümesinin yüzde 8 olması gerekiyor. Son çeyrekte yüzde 8’lik bir büyüme oranına ulaşılmasının mümkün olup olmadığını söylemek için henüz elde yeterli veri yok. Buna karşılık sanayi büyümesinin Ekim ayında yüzde 7.9’a çıkması ve uzun süredir gerileyen tüketim harcamalarının üçüncü çeyrekte yüzde 3.6’lık bir artış sergilemesi, son çeyrekte büyümenin yeni bir sürpriz yapabilmesi olasılığını gündeme taşıdıysa da beklentilerin olumlu olmasına yetmedi. Yıllık büyümenin yüzde 4 dolayında kalması beklentisi oldukça yaygın.

LİKİDİTE BOLKEN DÜŞEN BÜYÜME HIZI
Yüzde 4 oranında bir büyüme, normal koşullarda kötü bir büyüme oranı değil. Türkiye’nin uzun yıllar ortalamasının yüzde 5 olduğunu düşünürsek potansiyel büyümesinin de yıllık ortalama yüzde 5 olduğunu kabul edebiliriz. Son beş yılda bu ortalamanın yüzde 7’nin üzerine çıkmasının bazı nedenleri var. Bunların başında ekonominin yaşadığı derin kriz geliyor. Kriz sonrasında hızlı bir toparlanma yaşandığı ve dolayısıyla yüksek büyüme hızlarına erişildiği bilinen bir gerçek. İkinci konu IMF ile yapılan ortak programa sadık kalınması ve AB ile müzakerelerin başlamış olması. Bu iki çapa Türkiye’ye yabancı kaynak girişi açısından hayati önemde rol oynadı. Türkiye’ye geçmişte yılda 1 milyar doların altında doğrudan yabancı sermaye giriyordu. Böyle bir ortamda yüzde 5 ya da bazı yıllardaki yüzde 4 büyüme oranı tatmin edici sayılıyordu. Son yıllarda giren doğrudan yabancı sermaye miktarı yıllık 20 milyara dolara ulaşıyor. Öte yandan sıcak para olarak adlandırılan faize yönelik yabancı fon girişleri de geçmişle karşılaştırılamayacak kadar artmış bulunuyor. Bu kadar yüksek tutarda yabancı kaynak girişine karşın büyüme oranının yüzde 5’in altına düşmesi oldukça sıkıntılı bir gelişmeyi işaret ediyor. Birinci lige çıkabilecek rakiplerimiz olan Çin yüzde 10, Rusya yüzde 7.5 büyürken bizim bu kadar yabancı kaynak çekerek yüzde 5’in altında büyümemiz hiçbir biçimde tatmin edici bir durum değil. Ne var ki bu koşullar altında da büyümeyi yüzde 7’nin üzerine çıkararak refah artışına hissedilir katkıda bulunmak artık pek kolay değil.
Enflasyondaki gerileme Ağustos ayına kadar sürdü. Ağustos ayından sonra enflasyon yükselişe geçti. Son iki ayda enflasyondaki artış eğilimi, nedeni ne olursa olsun, hızlanmış görünüyor. Merkez Bankası’nın açıkladığı yüzde 4’lük enflasyon hedefine ulaşılması gibi bir olanak kalmadı artık. Yıl sonu enflasyonu yüzde 8.5 ile 9.5 aralığında olacak gibi görünüyor. 2006 yıl sonu enflasyonu yüzde 9.65 idi. Bu yıl sonunda da aşağı yukarı aynı düzeyde olacağımıza göre demek ki enflasyonu indirmekte son iki yıldır başarılı olamıyoruz. Yani satın alma gücünü iyileştirerek refah artışına katkıda bulunma olanağı da pek yok artık.
REFAH ARTIŞI ETKİSİ KAYBOLUYOR
AKP’nin ikinci kez büyük bir seçim başarısı sergilemesindeki en önemli etki vatandaşa refah artışı yaşadığını hissettirmiş olmasıydı. Bunda iki şey etkili oldu: Birincisi yüksek oranlı büyümenin ortaya çıkardığı gelir artışıyla gelen refah artışı... İkincisi ise düşen enflasyonun yarattığı satın alma gücü artışının yarattığı refah artışı. AKP iktidarı döneminde artan büyümeye eşlik eden düşen enflasyon, refah artışının iki kat fazla hissedilmesine yol açmıştı.
Bugün geldiğimiz noktada işler yine eskiden olduğu gibi tersine gelişmeye başladı. Yani büyüme oranı gerilerken enflasyon oranı artıyor. Bir başka ifadeyle yüksek oranlı büyümenin getirdiği hissedilir refah artışı etkisini yitirirken, enflasyonun yeniden artışa geçmesiyle satın alma gücünün yükselmesinin sağladığı refah artışı da ortadan yok oluyor.
|