Adınız
 
  Soyadınız
 
  E-posta Adresiniz
 
   
 
   
 
 

Küresel sistem ve Türkiye

Avrupa Birliği’ne bir türlü giremeyen Türkiye, artık Ortadoğu’nun lider ülkesi konumunda... Araplar ve İranlılar Türkiye’ye geçmişte hiç olmadığı kadar sempati ve destekle yaklaşıyorlar. Bugünlerde en çok tartışılan konulardan biri, bu yeni görünümün Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırdığı mı yoksa yakınlaştırdığı mı...

.

Mahfi Eğilmez
 

KAPİTALİZMİN küreselleşmesi, sosyalizmin çöküşüyle yani iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçişle yaygınlık kazandı. Bugün sosyalist olduğunu öne süren Çin gibi ülkeler bile küresel kapitalizmin bir köşesinden tutunmuş olarak sistemin içinde yer alıyorlar. Oysa geçmişin sosyalist ülkeleri kapitalist dünyayla sınırlı bir ticaret ilişkisi dışında hemen hiçbir ekonomik ilişkiye sahip değildi.
Başlangıçta kapitalizmin şampiyonu İngiltere’ydi. Sanayi devrimini ilk önce gerçekleştirdiği için bu konuma gelmişti. İngiltere’yi izleyen ülkeler onun sistemini model olarak almaya çabalıyordu. İngiltere bir süre sonra liderlik konumunu önce ABD ile sonraları daha geniş bir grup ülke ile paylaşmaya başladı. Böylece model giderek ortak bir hal almaya yöneldi. Çeşitli ülkelerin kültürel farkları nedeniyle olaylara bakışı, algılayışı ve tepkilerindeki farklılıklar, ortak sistemin yeniden biçimlenmesine yol açtı. Kapitalizmin itici gücü olan sermayeye karşı emeğin örgütlenmesi, bu değişime önemli bir katkı yaptı. 20’nci yüzyılın sonundaki kapitalizmle 19’uncu yüzyılın ortalarındaki kapitalizm arasında dağlar kadar fark var. Bu değişimde yaşanan ekonomik krizler de etkili oldu. Örneğin 1929 büyük dünya bunalımının kapitalizmin yumuşamasında önemli etkisi oldu. Sonraki krizlerin de yaşanan evrimde rol oynadığını düşünüyorum.
Küreselleşmenin şampiyonu ABD’dir. Aslında ABD, küreselleşme eğilimi ortaya çıkmadan çok önce kapitalizmin şampiyonluğunu eline almıştı. Sosyalizmin çöküşüyle birlikte hız kazanan küreselleşme büyük ölçüde ABD’nin liderliğinde yürüyor. Küresel kriz öncesinde ABD’nin ekonomik sistemi, küresel sisteme dahil bütün ülkeler için model oluşturuyordu. Özellikle finans alanında Amerikan finans şirketleri, finans mevzuatı ve finans eğitimi örnek alınıyordu. Derken ABD’de finans krizi patlak verdi ve küresel sistemin tamamını etkisi altına aldı. Bu krizle birlikte küresel sisteme modellik eden ABD’nin finans sisteminin sağlam olmadığı ve yapısında birçok yanlışlıklar, kural hataları ve denetim zafiyetleri taşıdığı anlaşıldı. Bu çöküşün yarattığı hayal kırıklığı küresel sistemin oyuncularını yeni arayışlara yöneltti. Herkes reyting kuruluşlarının arka sokağında, IMF’nin yan tarafında bu kadar zayıf ve saldırıya açık bir sistemin nasıl gelişebildiğini şaşkınlıkla sorgulamaya başladı. Bu gelişmeler küresel sistemin, ABD dışında tarafsız ve ABD’yi de bu anlamda yönlendirebilecek bir küresel kurumun varlığına ihtiyaç duyduğunun düşünülmesine yol açtı. 
        
HANGİ BÖLGENİN SORUMLULUĞU KİMDE?
1980’lerden bu yana ABD’nin küresel sisteme yönelik uygulamaları iki başlıkta toplanabilir. Birincisi işin ekonomik yönü, yani Amerikan kapitalizminin küresel ekonomik sistem haline dönüştürülmesi...  İkincisi ise işin siyasal yönü, yani ABD merkezli küresel federasyon benzeri bir yapılanma kurulması... ABD bu çerçevede, bir yandan dağılan Sovyet sisteminin parçalarını kendi çevresinde toparlamaya çalışırken, bir yandan da Rusya’ya merkezi planlı sistemden piyasa sistemine geçişi amaçlayan IMF desteğini sağladı. Rusya’nın G8’e üye yapılması, küresel kapitalist sistemin içine çekilmesinde bir teşvik olarak kullanıldı.
ABD, yöneticiliğini üstlendiği yeni küresel sistemde Avrupa’nın sorumluluğunu tek başına Avrupa Birliği’ne emanet edemeyeceğini görüyor. Bunun temel nedeni, Fransa ve Almanya’nın, ABD’nin liderliğine tam olarak uyum göstermemesi... Bu yüzden onları dengelemek üzere İngiltere’yi devreye sokuyor. İspanya ve İtalya da gerektiğinde İngiltere’nin yanında yer alıyorlar. Asya’nın sorumluluğu eskiden Japonya’daydı. Şimdilerde ona Çin ekleniyor. Çin, sanki Uzakdoğu’dan bir alternatif olarak yükseliyor gibi algılansa da şu anki görünümüyle ABD ve kapitalist sistem için bir müşteriden ibaret. Çin’in üretimini büyük ölçüde ABD’li ya da Avrupalı şirketler planlıyor ve pazarlıyor, üretilen malların büyük çoğunluğu ABD’ye satılıyor, elde edilen ticaret gelirinin büyük çoğunluğu ABD Hazinesi’nin kâğıtlarına yatırılıyor. Bu çerçevede Çin, sonuçta ABD’nin açıklarını finanse eden bir ülke konumunda bulunuyor. Sistem böyle sürdüğü sürece, küresel kapitalizmin yan sanayisi olarak çalışıyor. Buna karşın kendisine daha fazla güvenir bir aşamaya geldiğinde Çin, ABD’nin yöneticiliğine meydan okuyacak bir konuma da gelebilir. Belki tek başına değil ama Rusya’yla birlikte yeni bir güç dengesi oluşturabilir. 
Afrika geri kalmış yapısından bir süre çıkamayacağına göre küresel sisteme girişi de zaman alacak gibi duruyor. Bu kıtada küresel sisteme geçiş sorumluluğunu üstlenebilecek bir ekonomi henüz ortada görünmüyor. Kıta henüz fazla bir taleple ortaya çıkmadığı için böyle bir sorumluluk verilmesi konusunda ABD’nin acele etmediği de anlaşılıyor.

KÜRESEL SİSTEMDE TÜRKİYE’NİN YERİ
Sistemin temel taşlarından birini zengin petrol ve doğalgaz rezervleri nedeniyle Ortadoğu bölgesi ve Orta Asya oluşturuyor. ABD eskiden Ortadoğu’nun sorumluluğunu İsrail–Mısır işbirliğinde oluşturmaya çalışıyordu. Bunda başarılı olamadığı için önceleri bölgenin sorumluluğunu doğrudan üstlenmeyi denedi. Ortadoğu’da Saddam’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan süreçle birlikte Suudi Arabistan, Kuveyt ve Emirlikler işin içine çekildi, ardından Saddam’ın devrilmesiyle birlikte Irak denetim altına alındı. Ne var ki Irak operasyonunun maliyeti, ABD için hem madden hem de manen yüksek oldu. O nedenle Suriye ve İran sorunlarını çözmek ve onları küresel sistemin oyuncuları konumuna getirmek için farklı bir yöntem izlemeye ve Türkiye’yi devreye sokmaya yöneldi. Suriye bu yolda oldukça ilerlemiş durumda ama İran’ın ne yönde gideceğini tahmin etmek zor görünüyor.
Türkiye, 2008’de 750 milyar dolara ulaşmış olan gayri safi milli hasılasıyla Ortadoğu’nun en büyük ekonomisi durumunda. (Suudi Arabistan’ın 2008 yılı GSYH’si 470 milyar dolar dolayında.) Ayrıca halkının büyük çoğunluğu Ortadoğu’nun büyük çoğunluğu gibi Müslüman olmasına karşılık öteki Ortadoğululara göre eğitim ve benzeri alanlarda ortalaması daha yüksek bir toplum. Batı değerlerine benzerlikte önemli bir ölçüt olan demokrasi konusunda da Ortadoğu’nun bütün ülkelerine göre çok daha ileri bir konumda...
ABD’nin Ortadoğu ve Orta Asya için geliştirdiği projede, bölge sorumluluğunu Türkiye’nin üstlenebilmesi için gerekli olan dört adım da son yıllarda atılmaya başlandı: Birincisi Ortadoğu halkının ve devletlerinin Türkiye’ye sempatilerinin artması. İkincisi Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin yükseltilmesi. Üçüncüsü Türkiye’nin küresel sistemin önde gelen oyuncuları arasında yer alması. Dördüncü ve sonuncusu, Ermeni ve Kürt açılımının yapılması... İlkini sağlamanın yolu Türkiye’nin Müslümanlığını ve Ortadoğulu konumunu öne çıkarmaktan ve İsrail ile ilişkilerini hafifçe soğutarak Müslüman Ortadoğu’nun takdirini kazanmasını sağlamaktan geçiyordu. Bu adımlar yavaş yavaş tamamlanıyor. İkincisinin yolu olan AB üyeliği konusunda zaten gerekli adımlar atılmıştı, burada da tam üyelik için müzakerenin başlamış olması, önemli bir köşe taşı oluşturuyor. Üçüncü adım ise birkaç yıl önce Türkiye’nin G20 üyesi yapılmasıyla gerçekleştirildi. Bunu sağlamlaştıran son adım da IMF ve Dünya Bankası yıllık toplantılarının İstanbul’da yapılması oldu. Dördüncü adım komşularıyla ve sınırları içindeki etnik gruplarla sorunlarını çözemeyen bir Türkiye’nin bölgesine liderlik etmesinin söz konusu olamayacağını gören ABD’nin bu yöndeki yönlendirmesiyle atıldı. Benzer bir gelişmenin Kıbrıs’ta da yaşanmasının çok yakın olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.
Avrupa Birliği’ne bir türlü giremeyen Türkiye artık Ortadoğu’nun lider ülkesi konumunda... Araplar ve İranlılar Türkiye’ye geçmişte hiç olmadığı kadar sempati ve destekle yaklaşıyorlar. Türkiye cumhuriyet ve hatta son dönem Osmanlı geçmişinde hiçbir zaman kabul etmediği Ortadoğululuk yaftasına artık aldırmıyor. Tam tersine bunu üstleniyor. Ve bu yeni görünümün Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırdığı mı yoksa Avrupa’ya yakınlaştırdığı mı konusu bugünlerde en çok tartışılan konuların başında geliyor.
Türkiye’nin bu yeni rolü nasıl oynayacağı hem kendisi hem de bölge için büyük önem taşıyor. Bu yeni rol, Türkiye ve bölge için parlak bir ufuk açabileceği gibi bunun tersi de söz konusu olabilir.

 
 
 
Mahfi Eğilmez'in Diğer Yazıları
  Bize bir şey olacak (Haziran 2008)
  Kriz derinleşiyor (Mayıs 2008)
  “Bize bir şey olmaz” hipotezi (Nisan 2008)
Krizden çikis(Mayıs 2010) Krize karşı bireysel ve kurumsal çözümler (Mart 2008)
Mart kapidan baktirdi(Nisan 2010) Krizde önleme de dikkat etmek gerek (Şubat 2008)
Komsuda pisen kriz(Mart 2010) 2008’e girerken (Ocak 2008)
2010 tahminleri(Şubat 2010) Değişen Türkiye (Aralık 2007)
2009 biterken(Ocak 2010) Eski sorunlar yeniden gündemde (Kasım 2007)
Küresel sistem ve Türkiye(Aralık 2009) Sonbahar tartışmaları (Ekim 2007)
Yeni küresel finans mimarisi(Kasım 2009) Seçim sonuçları ve ekonominin geleceği (Ağustos 2007)
IMF, Dünya Bankası ve Türkiye(Ekim 2009) Seçim sonrasında ekonomi politikası (Temmuz 2007)
Türkiye'nin reyting sorunu(Eylül 2009) Seçime doğru (Haziran 2007)
Ekonomi politikası salınımları(Ağustos 2009) Türkiye birinci lige nasıl çıkar? (Mayıs 2007)
Üç kriz bir sonuç(Temmuz 2009) Dalgalanmalar sürecek (Nisan 2007)
Kapitalizmin geleceği(Haziran 2009) Küresel sorunlar (Mart 2007)
Kriz hız kesiyor(Mayıs 2009) AKP’nin beşinci yılı (Şubat 2007)
Küresel kriz önlemleri ve Türkiye (Nisan 2009) 2007’ye girerken (Ocak 2007)
IMF anıları (Mart 2009) Topal ördek (Aralık 2006)
Krizden başka şey konuşmaz olduk (Ocak 2009) AB büyüsü bozulmamalı (Kasım 2006)

 

 
  Hemen üye olmak için tıklayınız.  
     


© 2006-2010 Doğuş İletişim

Doğuş Yayın Grubu Dergileri: National Geographic Türkiye | National Geographic Kids | CNBC-e Business | Motor Boat & Yachting | Robb Report | Billboard Türkiye