2010 yılının ilk çeyreğine ilişkin ekonomik göstergeler birer birer açıklanıyor. Açıklanan oranların ve sayıların verdiği ilk izlenime bakılırsa dünyada bir toparlanma olduğu, hatta yavaş yavaş krizden çıkışın başladığı görülebiliyor. Yani IMF uzmanlarının koyduğu isimle Büyük Resesyon’un sonuna doğru ilerlediğimiz izlenimi güç kazanıyor artık. Önceki iki büyük krizden çıkış, bu kadar kısa sürede gerçekleşmemişti. Bu açıdan bakınca da bunun konjonktürel bir düşüş dalgası olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Belki önceki konjonktürel çöküşlere göre daha derin bir çöküş olabilir ama dönüş hızına bakılırsa bir depresyon olmadığını söyleyebiliyoruz artık.
Sanırım krizin doğuş yeri olan ABD’nin özellikle Avrupa ekonomilerine göre hızlı bir toparlanma içine gireceğini ilk kez bu sütunda yazmıştım. Öyle de oluyor. ABD yavaş yavaş krizden çıkıyor ve onun krize girerken bütün dünyada yarattığı olumsuz etki, şimdi krizden çıkarken olumlu etki olarak yansıyor. Buna karşın ABD’den açıklanan ekonomik göstergelerin hepsi de olumlu bir görünümü yansıtmıyor. Açıklanan verilerin bazıları toparlanmayı, bazıları ise bu toparlanmanın pek de hızlı olmayacağını gösteriyor. Yine de krizin merkez üssü olarak kabul edilen ABD ekonomisinin krizin en derin geçtiği 2009 yılında binde 2 oranında büyüme kaydetmiş olması, krizin iyi yönetildiğinin göstergesi olarak alınmalı. Buna karşılık Avrupa krizden daha fazla etkilendi. Euro bölgesi ekonomileri yüzde 3’e yakın bir ekonomik küçülme sergilediler.
Krizden neredeyse hiç etkilenmeyen tek ekonomi olarak karşımıza Çin çıkıyor. Kriz öncesinde yüzde 10’un üzerinde büyüyen Çin ekonomisi krizde yüzde 8-10 aralığında bir büyüme sergiledi. Şimdi krizden çıkışta yeniden yüzde 10’un üzerine çıkmış durumda. Uzakdoğu ekonomileri krizi az hasarla atlatırken Brezilya da krizden nispeten az etkilenmiş ekonomilerden biri. Krizin çabuk atlatılmasında Japonya dışındaki Asya ekonomilerinin ve Brezilya’nın sağlam kalmasının önemli bir etkisi olduğu anlaşılıyor. Krize girişte dengeleme açısından fazlaca bir etkileri olmasa da krizden çıkışta önemli bir etki yarattıklarını söylemek mümkün. BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ekonomileri, önümüzdeki dönemde oldukça etkili bir performans sergileyecek gibi görünüyorlar. Aralarında en fazla küçülen ekonomi Rusya olmasına karşın petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükselme, onun da hızlı toparlanmasının önünü açmış durumda.
YENİ İSMİ BÜYÜK RESESYON
Nihayet bu krize de bir isim takıldı: Büyük Resesyon. Geçmişte yaşanan irili ufaklı birçok kriz var ve her birine bir isim takılıyor. Küçük çapta ve daha çok borsalarla ilgili krizlere, krizin çıktığı günün adını; bölgesel krizlere, bölgenin adını; sektörel krizlere de sektörün adını taşıyan isimler konuyor. Örneğin 1987 Ekim ayında ABD borsalarında yaşanan kriz, Kara Perşembe; 1997’de Tayland Baht’ının devalüe edilmesiyle Asya’da başlayan kriz, Asya Krizi; 2001 yılında Türkiye’de yaşanan kriz, Bankacılık Krizi gibi isimlerle anılıyor.
Bu krizler küresel sistemin tümüne yayılmayan krizler. Bunların yanında birden fazla bölgeyi etkileyen üç önemli kriz var. İlki 1873’de Almanya’da başlayıp Avrupa’ya ve ABD’ye yayılan ve etkisini Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdüren Uzun Bunalım (The Long Depression), ikincisi 1929’da başlayıp ikinci dünya savaşına kadar etkisini azalarak sürdüren Büyük Bunalım (The Great Depression), üçüncüsü de 2007 ortalarında başlayıp halen etkisi süren günümüz krizi. Bu kriz başlangıçta Küresel Finans Krizi ismiyle anılıyordu. IMF uzmanları yeni bir isim koydular: Büyük Resesyon (The Great Recession.)
İktisatçılar arasında bu kadar yaygın biçimde kullanılıyor olmasına karşın depresyon ve resesyon deyimleri üzerinde tam bir anlaşma yok. Genel kabul gören yaklaşım ise depresyon deyiminin daha derin ve uzun süreli krizler için, resesyon deyiminin ise konjonktürel dalgalanmaların iniş kısmı için kullanılması yönünde. Dolayısıyla resesyon daha kısa süren bir kriz halini anlatıyor. Her ikisinde de ortak nokta ekonominin küçülmesi eğilimi.
Ben küresel kriz ismini daha çok benimsemiştim doğrusu. Çünkü bu kriz kapitalizmin ilk küresel krizi gibi görünüyor. Öncekiler bu kadar küresel bir yaygınlık kazanmamıştı. İlkinde ve ikincisinde kapitalizm bu kadar küresel bir sistem halini almamış, dış ticaret bu ölçüde serbest olmamıştı. Ayrıca sermaye hareketleri de serbest değildi. Bir başka ifadeyle bir ülkede ya da bir bölgede çıkan krizin bütün ekonomilere bulaşma olasılığı bu kadar yüksek değildi. Oysa günümüzde bu olasılık çok arttı. Özellikle sermaye hareketlerinin serbestleşmesini izleyerek bulaşıcılık eğiliminin doruk noktasına çıktığını görebiliyoruz. Günümüzde ABD’den başlayan bu kriz, küresel sistemin tümüne, hatta bu sistemin dışında kalmış ekonomilere de bulaştı, onları da etkiledi.
TÜRKİYE KRİZDEN HIZLI ÇIKACAK
Türkiye krize en geç giren ekonomilerden biri oldu. Aslında 2009’a baktığımızda yüzde 4.7 oranında ciddi bir ekonomik küçülme yaşandığı, işsizlik oranının yüzde 14’lere yükseldiği bir ekonomik görünüm sergiliyor. Bunlara ek olarak bütçe açığının yüzde 1’lerden yüzde 5.5’lere yükseldiği, borçlanmanın beş kat arttığı, sanayi üretimin ciddi biçimde küçüldüğü bir dönemden geçildi. Buna karşın krizi daha az oranda küçülen ekonomiler kadar hissetmedi. Bunun temel nedeni Türkiye’nin 2001 yılında yaşadığı bankacılık krizidir. Bu kriz sonrasında alınan önlemlerle Türkiye bankalarının sermaye yapısını güçlendirdi, kurallarını sıkılaştırdı, kamu maliyesindeki aksaklıkları düzeltti ve bütçe açığını neredeyse sıfırladı. Bu önlemler bir yandan ekonomiye olan güveni artırırken bir yandan da likidite sorununun aşılmasına yol açtı. Türkiye 2009’da ABD’den ve çoğu Avrupa ülkesinden daha fazla küçüldü ama likidite sorunu yaşamadı. Dolayısıyla kriz Türkiye’yi bir mali krize itemedi. Oysa ABD ve Avrupa ülkeleri bir yandan ekonomideki daralmayı yaşarken bir yandan da likidite sorunlarıyla karşı karşıya kaldılar. Ekonominin küçülmesi otomobilin üçüncü vitese geçememesi gibi, likidite yokluğu ise motorun yağ eksikliğinden yanması gibi düşünülebilir. Türkiye vites küçültmek hatta bir süre yokuştan aşağı geri geri kaymak durumunda kaldı. Oysa ABD ve Avrupa ülkeleri motor yaktıkları için durup servis beklemek zorunda kaldılar.
2010 yılının ilk aylarıyla ilgili birçok veri artık elimizde. Örneğin sanayi üretiminin ilk iki aylık performansına baktığımızda üretimin ortalama yüzde 15 arttığını görüyoruz. Her ne kadar geçen yılın ilk aylarında üretim yüzde 20’nin üzerinde bir daralma göstermiş ve dolayısıyla bu bir baz etkisi yaratmış olsa da sanayinin büyümeye geri döndüğü çok açık olarak görülebiliyor. Yılın ilk iki ayında 12 aylık cari açık 19 milyar dolara gelip dayandı. Geçen yıl sonunda 14 milyar dolayında bir 12 aylık cari açık söz konusuydu. Cari açığın artmasına düğün bayram yapacak halimiz yok tabii ama bu ekonominin canlandığı gösteriyor. Cari açığın artması ithalatın da artması anlamına geliyor. Zaten ilk iki ayda ihracat fazlaca değişmezken ithalat önemli bir sıçrama göstermiş durumda. Bunda artan enerji ve emtia fiyatlarının da etkisi var kuşkusuz ama ithal edilen yatırım mallarının da arttığını görüyoruz. Bu bize tüketim talebinde artış olduğunu, bunun önce üretimi, ardından da yatırımı etkilediğini gösteriyor. Çünkü Türkiye’nin ithalatının önemli bölümü yatırım malı, ara malı ve hammaddeden oluşuyor. Bütçe verileri de toparlanmayı destekliyor. KDV ve ÖTV gibi harcamalar üzerinden alınan vergilerde görülen yüzde elliler dolayındaki artışlar, ekonomideki talep canlanmasını ortaya koyan veriler.
Bu genel verilerin yanında sektörel verilere baktığımızda da benzer bir canlanma eğilimi görüyoruz. Örneğin otomotiv sektöründe hem üretim hem de satışlar artıyor. Trafiğe kaydolan yeni araç sayısında ciddi bir yükselme var. Alışveriş merkezlerinin ciroları hızla yükseliyor. Banka kredilerinde bir artış göze çarpıyor. Bütün bunlar bize Türkiye’nin krizden hızlı bir çıkışı gerçekleştirmek üzere olduğunu anlatıyor.
Türkiye’nin 2010 yılının ilk üç ayındaki büyümesinin iki haneli olacağı beklentisi giderek yayılıyor. Buna karşın işsizlik oranında benzer bir gelişme olmasını beklemek pek mümkün değil. Yani Türkiye 2010’da hızlı büyüyecek. Ben Türkiye’nin bu krizden de tıpkı 2001 krizinde olduğu gibi V tipi bir çıkış gerçekleştireceğini bekliyorum. Bu beklentimi karar vericiler arasında yapılan çeşitli beklenti anketleri de doğruluyor. Son dönemde yapılan güven anketleri ve beklenti anketlerinin hepsi ekonominin geleceğine ilişkin güven duygusunun arttığı ve beklentilerin olumlu olduğunu ortaya koyuyor. Bu hızlı çıkış büyümeyle olacak ama işsizlik oranının uzunca bir süre yüksek kalmaya devam edeceğini tahmin ediyorum. |