Mart ayı doğadaki iklim değişikliklerinin yanısıra ekonomideki iklim değişikliklerinin de yaşandığı bir ay oldu. Sermaye hareketlerinin serbestleştiği günümüz küresel dünyasında artık Macaristan’daki rüşvet olayı da, Arjantin’deki kabine sıkıntısı da bizim sıkıntılarımız haline dönüşmüş bulunuyor. Yeni gelişen pazarlardan birisinde ortaya çıkan bir ekonomik sıkıntı serbestçe hareket eden sermayenin taşıdığı bulaşıcılık sayesinde hemen bütün ülkelere yayılıyor.
Japonya Merkez Bankası’nın faizi 0.25’den 0.50’ye artırması ve ardından Japon Yeni’nin değerlenmesi “carry trade” denilen yöntemle sağlanan kaynakların daralmasına yol açtı. Japon Yeni değer kazanmadan önce Japonya’dan ucuz faizle kaynak toplayıp bunu reel faizi yüksek yeni yükselen pazarlara satmak son derece kârlıydı. Aslında faiz açısından kârlılık biraz düşmüş olsa da hâlâ devam ediyor ama Yen’in değerlenmesi eski iştahın azalmasına yol açtı. Öyle olunca Türkiye gibi yüksek reel faiz veren ülkelere yatırılmış bulunan paralar çekilip geldikleri yerlere yönelmeye ve pozisyon kapamakta kullanılmaya başlandı. Bu tür daralmalar ortaya çıkınca şişmiş fiyatlar birden düşmeye ve yatırımcılar ellerindeki malı ne pahasına olursa olsun satıp piyasadan çıkmaya başlıyorlar. Şangay Borsası, öteden beri aşırı şişmiş değerler taşıyan hisse senetleriyle doluydu. Carry trade’in eski çekiciliğini kaybetmesiyle bu borsaya yatırım yapmış bulunan hedge fonlar buradan çıkmaya başladılar. Bu tür çıkışlar yalnızca bir yerle sınırlı olmuyor. Tam tersine bütün dünyaya yayılıyor. Nedeni de çok basit: Yatırımcılar Şangay’dan zararına satış yapıp çıkarken başka borsalardaki kârlı hisse senetlerini de satıp, Şangay’daki zararı oralardaki kâr realizasyonlarıyla gidermeye uğraşıyorlar. O nedenle bu son hareket de yalnızca Çin gibi, Türkiye gibi yeni yükselen pazarları değil, bütün dünyayı egemenliği altına aldı.
Bu tür piyasa hareketleri hem ülkeler arasında hem de birbirinden farklıymış gibi görünen piyasalar arasında karşılıklı etkileşimlere neden oluyor. Piyasalardaki bu dalgalanmalar, ABD’de subprime mortgage kredilerinde (mortgage kredisi alabilecek kadar kredibilitesi olmayanlara kredi veren mortgage sistemi) batışları hızlandırdı ve zaten sıkıntılı olan ekonomik dengeleri daha da olumsuz etkilemeye başladı. Yalnızca sermayenin serbestliği nedeniyle ekonomiler arasında değil, aynı zamanda birbirinden farklıymış gibi görünen piyasalar arasında da bir bileşik kaplar sistemi işliyor.
ABD’DE YUMUŞAK İNİŞİ OLASI GÖRENLER SAYICA FAZLA
ABD’nin saygın ekonomi gazetesi Wall Street Journal’ın ay içinde yaşanan subprime mortgage krizinin ardından yaptığı bir anketin sonuçları oldukça ilginç çıktı. ABD’nin önde gelen 60 kuruluşunun iktisatçılarına uygulananan anketin sonuçlarına göre iktisatçıların yüzde 75’i ABD’nin önümüzdeki 12 ay içinde resesyona girmeyeceğini tahmin ediyor. Yani iyimserlerin oranı dörtte üç. Subprime mortgage krizinin biraz daha büyümesinin bu tahminleri değiştirme olasılığı olmadığını söyleyenlerin oranı yüzde 78. Yani çoğunluk bu krizin önemli bir kriz olmadığı görüşünde. İktisatçıların yüzde 49’u ekonominin gelecek 12 ay içinde daha iyi olacağını, yüzde 27’si aynı durumda olacağını, yüzde 22’si daha kötü durumda olacağını tahmin ediyor. Borsanın 12 ay sonrasında bugüne göre daha yüksek bir değerde olacağını tahmin edenlerin sayısı yüzde 46, bugünkü düzeyinde kalacağını tahmin edenlerin sayısı yüzde 33, daha düşük bir değerde olacağını bekleyenlerin sayısı ise yüzde 14 oranında. Subprime mortgage krizinin yarattığı dalgalanmanın geçici olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 71 iken, bu olayın daha büyük bir krizin başlangıcı olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 29’da kalıyor.
Özetle karar alıcılara yön gösteren iktisatçıların görüşleri ABD’nin yumuşak inişi başaracağı yönünde yoğunlaşıyor. Eğer bekleyişler gerçekleşmeyi belirliyorsa ve başkaca bir kriz yaşanmazsa ABD’nin yumuşak inişi başaracağını beklememiz doğru olur.
TÜRKİYE NİÇİN FAZLA ETKİLENİYOR?
Türkiye bu tür küresel hareketlerden en fazla etkilenen birkaç ülkeden birisi. 2006 yılının Mayıs – Haziran döneminde ortaya çıkan dalgalanmadan da çok etkilenmişti. Geçmişte fazla etkilenmesinin nedeni ekonomik göstergelerinin bozuk olmasıydı. Son 4 yılda göstergeleri geçmişle karşılaştırılmayacak kadar düzeldi, ama çektiği yabancı kaynaklar da geçmişle karşılaştırılmayacak kadar arttı. Dolayısıyla artık büyük sayılar yasası işliyor. Türkiye’ye gelen yabancı kaynak da yüksek oluyor, tehlike halinde çıkan yabancı kaynak da. 2006 yılının ödemeler dengesi hesabı Türkiye’ye 62 milyar dolar dolayında kaynak girdiğini gösteriyor. Bunun 20 milyar dolara yakın bölümü doğrudan yabancı sermaye yatırımı, 11.4 milyar doları portföy yatırımı ve 31 milyar doları da borç dahil diğer yatırımlar. Demek ki 20 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımı dışında kalan toplam 42 milyar dolarlık bölüm tehlike gördüğünde çıkabilecek durumda. Doğal olarak bunun hepsinin aynı akışkanlıkla ülkeyi terkedebilmesi kolay değil ama yarısı bile o akışkanlığa sahip olsa ciddi etkiler yaratabilecek kadar büyük bir miktar. Bu durumda tehlike halinde yaşanan büyük çıkışlar Türkiye’yi bu tür krizlerde en fazla etkilenen ülkelerden birisi konumuna taşıyor.
Bunlara ek olarak Türkiye’de riskin hâlâ yüksek kalmasına yol açan bazı etkenler var. Bunların başında yapısal reformlarda karşılaşılan gecikmeler geliyor. Ayrıca cumhurbaşkanlığı seçimi çok konuşuluyor ve sürekli bir sorun olarak dışarıya yansıyor. O nedenle seçimden hemen önce Türkiye’den dışarıya kaynak çıkışı yaşanabilir.
BİZİM İÇİN DE YUMUŞAK İNİŞ MÜMKÜN MÜ?
İşte tam bu noktada ekonominin yumuşak iniş yapıp yapamayacağı gündeme geliyor. Her ekonominin uzun yıllar ortalaması olarak oluşmuş bir alışılmış büyüme oranı var. Zaman zaman bu ortalamadan yukarı ve aşağı yönde sapmalar söz konusu olabiliyor. Eğer yukarı doğru sapmalar büyük oranlı ve birden fazla yıla yayılarak gerçekleşirse o zaman ekonominin ısındığı ve soğumasının büyük olasılıkla bir durgunluk dönemine girişle mümkün olabileceği görüşü yaygın. O nedenle de bu eğilime girmiş ekonomilerin bir yumuşak inişe geçmesinin yararlı olacağından söz ediliyor.
Türkiye’nin 1923 – 2006 yılları arasındaki uzun yıllar ortalaması yüzde 5 oranında bir büyümeyi gösteriyor. Ekonomi birkaç yıl bu ortalamanın üzerinde büyüdüğünde bir düzeltme korkusu sarıyor herkesin yüreğini. Son 5 yıldır yüzde 7.5 ortalama ile büyümüş ve bu ortalamaya ulaşırken bu süre içinde yüzde 5’in altına hiç düşmemiş olan Türkiye’nin böyle bir düzeltmeyi nasıl yaşayacağı en önemli sorun olarak çıkıyor karşımıza. Geçen yılın son ayındaki rakamlara bakarak yavaşladığını düşündüğümüz sanayi büyümesi ve dış ticaret hacminin pek de öyle bir eğilim içinde olmadığı bu yılın ilk rakamlarından ortaya çıktı. Büyümeyi en fazla etkileyen iki kalem olan sanayi üretimi artışı ve ithalatın hız kesmemesi yumuşak iniş beklentisini şimdilik erteledi. Yine de bir iki aylık rakamlarla hareket etmemek ve biraz daha beklemek gerek.
2007 yılı içinde, geçmiş üç dört yıldan daha önemli bir dönemeçte olduğumuz kesin. Cumhurbaşkanlığı konusu gerildikçe yabancı sermayenin rahatsızlığının artacağını tahmin etmek zor değil. Bu durumda seçimin yapılacağı güne yaklaştıkça tansiyonu düşürecek adımlar atmak gerekiyor. Ya da ikide bir de her bahaneyi kullanıp çıkan sıcak paranın bu nedenle yaratabileceği tahribatı kabullenmek.
|