Sanayide yol haritası: İş dünyası üç kritik koşulu açıkladı
Cnbce.com'a konuşan iş dünyası temsilcileri, sanayide güçlü bir toparlanma için henüz erken olduğuna dikkat çekerken, üretim ve yatırım iştahının güçlenmesi için finansman, maliyet ve talep koşullarında iyileşme gerektiğini vurguladı.
İş dünyasının önümüzdeki döneme ilişkin beklentilerinde finansman, maliyetler ve talep başlıkları öne çıkıyor. Sanayiciler, dezenflasyon süreciyle birlikte finansman maliyetlerinin kademeli olarak gerilemesini, uzun vadeli ve öngörülebilir finansman imkanlarının güçlenmesini bekliyor. Üretim ve yatırım iştahının yeniden ivme kazanması için iç ve dış talepte daha güçlü bir görünüm oluşması gerektiğine dikkat çekilirken, enerji, iş gücü, hammadde ve lojistik başta olmak üzere üretim maliyetlerindeki baskının azalması ve ihracatçının küresel pazarlardaki rekabet gücünün korunması da öncelikli beklentiler arasında yer alıyor.
“İhracatçının rekabet gücü korunmalı”
İstanbul Ticaret Odası Başkanı Şekib Avdagiç ise dezenflasyon sürecinde üretim kapasitesinin korunmasına dikkat çekerek, "Önümüzdeki dönemin temel sorusu artık yalnızca 'enflasyon ne kadar düşecek?' değildir. Asıl soru, 'enflasyon düşürülürken Türkiye'nin üretim ve ihracat kapasitesi nasıl korunacak?' sorusudur" değerlendirmesinde bulundu. Türkiye açısından iki farklı gerçeğin aynı anda yaşandığını belirten Avdagiç, dezenflasyon programı ve makroekonomik dengelemede önemli kazanımlar sağlandığını, diğer taraftandan da yüksek faiz ve maliyetlerin üretim ve ihracat tabanı üzerinde belirgin bir baskı oluşturduğuna işaret etti. Avdagiç, "Biz birini tercih etmek, enflasyonu düşürürken üretimden vazgeçmek durumunda değiliz" ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin en önemli avantajlarından birinin Avrupa'ya yakın üretim kapasitesi olduğunu vurgulayan Avdagiç, sözlerini şöyle sürdürdü: “Şirketlerin tedarik zincirlerini çeşitlendirdiği, Avrupa'nın savunma ve enerji güvenliğini yeniden yapılandırdığı bir dönemde Türkiye'nin üretim altyapısını büyüterek, gelecekte oluşacak büyük jeoekonomik fırsatı kaçırmaması gerekiyor.”
Enerji tarafında da benzer bir dönüşüm sürecinin izlendiğini belirten Avdagiç, hürmüz krizinin gösterdiği gibi Avrupa'nın enerji güvenliği açısından alternatif güzergahlar, depolama kapasitesi ve bölgesek enerji merkezlerinin giderek daha önemli hale geldiğinin altını çizdi. Avdagiç, “Türkiye'nin bu süreçte transit ülke olmanın ötesine geçerek enerji ticaretinin fiyatlama, depolama, finansman ve dağıtım süreçlerinde daha etkin bir merkez haline gelmesi hedefinde daha hızlı yol almaya ihtiyacımız var" ifadelerini kullandı.
Küresel ekonominin enerji, ticaret ve finans alanlarında daha parçalı ve müdahaleci bir yapıya dönüştüğüne işaret eden Avdagiç, Türkiye'nin burada üstleneceği rolle ilgili şunları söyledi: “Biz pasif biçimde küresel koşullara uyum sağlamakla yetinemeyiz. Bizim için üretim kapasitesinin korunması, teknoloji yatırımlarının hızlandırılması, ihracat finansmanının güçlendirilmesi ve Avrupa tedarik zincirlerine entegrasyonun derinleştirilmesi artık makroekonomik istikrar kadar stratejik öneme sahiptir”
Avdagiç, bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için dezenflasyonu üretim ekonomisini aşındırmayan bir finansal mimariyle desteklemesini, ihracatçının rekabet gücünün öncelikler arasına konulması gerektiğini ve Türkiye'nin küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bu dönemde sahip olduğu coğrafi avantajını kalıcı ekonomik güce dönüştürülmesinin önemli olduğunu vurguladı.
“Yüksek faiz firmaların hareket alanını daraltıyor”
TİM Başkanı Mustafa Gültepe de sanayi üretimiyle ilgili verilerin üretim ve ihracat tarafında uzun zamandır dikkat çekmeye çalıştıkları alarmın seviyesinin yükseldiğine dikkat çekti. “Rekabetçiliğimizin son üç yıldır zayıflamasına paralel olarak sanayimiz güç kaybediyor. Özellikle imalat sanayinde yıllık yüzde 1,5'lik düşüş, rekabetçilik sorunlarının üretim tarafındaki yansımasını ortaya koyuyor” dedi. Reel sektörün genel görünümünde temkinli bir hava olduğunu, firmaların üretimi, istihdamı ve yatırımı korumaya çalıştığına dikkat çeken Gültepe, maliyet baskısı ve finansman koşullarının bu kararları zorlaştırdığını, özellikle ihracata çalışan işletmeler açısından, kur ile maliyetler arasındaki makasın açılmasının uluslararası pazarlarda rekabet gücünü doğrudan etkilediğini vurguladı.
Enerjiden iş gücüne, finansmandan lojistiğe kadar birçok kalemde oluşan maliyet baskısı ihracatçının uluslararası pazarlarda fiyat tutturmasını zorlaştırdığına işaret eden Gültepe, kur artışı ile enflasyon arasındaki makasın açılmasının, sorunu daha da görünür hale getirdiğini, bu nedenle sanayicinin rekabet gücünü koruyacak bir maliyet yapısının mutlaka oluşması gerektiğinin altını çizdi.
“Finansman maliyetleri de firmalarımızın en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Yüksek faiz özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek olan firmalarımızın hareket alanını daraltıyor. Oysa yatırım kararı uzun vadeli bir perspektif gerektiriyor” değerlendirmesinde bulunan Gültepe, dolayısıyla yatırım iştahının güçlenmesi için firmaların uygun maliyetli ve öngörülebilir finansmana erişebilmesi gerektiğini söyledi.
Gültepe, reeskont kredilerinde günlük limitin 5 milyar liraya çıkarılmasının önemli bir adım olmakla birlikte üretim ve ihracatı doğrudan destekleyen daha fazla finansman imkanlarının firmalara sağlanması gerektiğini belirtti.
hracat tarafında ise miktar ve pazar payı açısından daha yüksek bir performansa ihtiyaçları olduğunun altını çizen Gültepe, sözlerini şöyle sürdürdü: “Yılın ilk yarısında küresel ihracat yüzde 12,5 artarken, Türkiye’nin ihracat artışı, büyük bölümü parite kaynaklı olmak üzere yüzde 3,6 düzeyinde kaldı. Bir kaç yıl önce yüzde 1,08’e kadar yükselen küresel ihracattan aldığımız pay, Mayıs 2026 itibarıyla yüzde 1’in altına geriledi. Bu tabloyu iyi analiz ederek fiyat rekabetçiliğimizi yeniden güçlendirecek hamleleri daha fazla zaman kaybetmeden gerçekleştirmeliyiz.”
“Güçlü toparlanma için henüz erken”
MÜSİAD Başkanı Burhan Özdemir, son açıklanan sanayi üretim verilerinin, reel sektör açısından temkinli bir iyimserliği güçlendirdiğine işaret etti. “Güçlü bir toparlanma için henüz erken olduğunu gösteren bir tablo olarak değerlendiriyorum” dedi. Özdemir, iş dünyası olarak kendi açılarından en önemli noktanın, zorlu ekonomik koşullara rağmen üretim çarklarını döndüren, istihdamını ve pazarlarını korumaya çalışan Türk sanayisinin güçlü üretim iradesini sürdürmesi olduğunu söyledi. “Bu direnç, önümüzdeki dönem açısından bizim için önemli bir avantajdır” ifadelerini kullandı.
İşletmeler açısından yalnızca üretim kapasitesine sahip olmanın yeterli olmadığını belirten Özdemir, sözlerini şöyle sürdürdü: “O kapasiteyi sürdürülebilir siparişlerle çalıştırabilmek, maliyetleri öngörebilmek ve rekabet gücünü koruyabilmek de en az üretim kapasitesi kadar önemli. Özellikle küresel rekabetin giderek yoğunlaştığı bir dönemde, Türkiye’deki işletmelerimizin yalnızca üretmeye devam etmesi değil, aynı zamanda daha yüksek katma değerli üretime geçmesi gerekiyor.”
Özdemir, üretim ve yatırım iştahının artmasını sağlayacak üç temel koşula geçmeden önce, bu adımların hayata geçirilebilmesi için jeopolitik risklerin geride kalmasının büyük önem taşıdığını belirtti. Bölgemizi tehdit eden büyük gerilimlerin azalması ve küresel ticaret ile büyümenin istikrarlı bir patikaya girmesi gerektiğini söyleyen Özdemir, bu koşullar sağlanmadıkça herhangi bir ülkede ekonominin gerçek potansiyeline yaklaşmasının kolay olmadığını ifade etti.
“Beklenti: öngörülebilirlik”
İş dünyasının beklentisini tek bir kelimeyle özetlemek gerekirse bunun “öngörülebilirlik” olduğunu belirten Özdemir, sanayicinin yatırım kararının kısa vadeli olmadığını vurguladı.
Yeni bir makine, üretim hattı, teknoloji yatırımı veya fabrika yatırımı yapıldığında yatırımın geri dönüşünün yıllara yayıldığını ifade eden Özdemir, işletmelerin yalnızca bugünkü koşullara değil, önümüzdeki birkaç yılın finansman, maliyet ve talep görünümüne bakarak karar verdiğini söyledi.
Bu nedenle ekonomik ortamın yönü kadar, bu yönün ne ölçüde istikrarlı ve öngörülebilir olduğunun da yatırım kararlarında belirleyici hale geldiğini kaydetti.
Finansman tarafında daha öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir yapı oluşmasını önemsediklerini belirten Özdemir, burada yalnızca finansman oranının seviyesinden söz etmediklerini söyledi.
Finansmana erişimin sürdürülebilir olması, uzun vadeli yatırımların uygun koşullarla finanse edilebilmesi ve işletmelerin toplam finansman maliyetini önceden hesaplayabilmesinin de en az finansman oranı kadar önemli olduğunu ifade etti.
Bugün işletmelerin yatırım kararı verirken yalnızca “finansmana ulaşabilir miyim?” sorusunu değil, “Bu finansmanı hangi maliyetle, hangi vadeyle kullanabilirim ve yatırımın geri dönüşünü ne kadar sağlıklı hesaplayabilirim?” sorularını da sorduğunu belirten Özdemir, yatırım fizibilitesinin yalnızca başlangıç maliyetine göre değil, finansmanın toplam maliyetine ve bu maliyetin zaman içerisinde nasıl değişeceğine göre şekillendiğini dile getirdi.
“Maliyetlerdeki oynaklık azalmalı, talep güçlenmeli”
Özdemir, üretim ve yatırım iştahının güçlenmesi açısından ikinci temel konunun maliyetler olduğunu belirtti. Enerji, iş gücü, hammadde, lojistik ve finansman maliyetlerindeki oynaklığın azalması gerektiğini söyleyen Özdemir, işletmelerin maliyetlerini ne kadar doğru öngörebilirse fiyatlama, sipariş planlaması, üretim programı ve yatırım kararlarını da o kadar sağlıklı yapabileceğini ifade etti. Özellikle sanayi sektöründe üretim maliyetlerinin birçok farklı kalemden oluşması nedeniyle tek bir maliyet unsurundaki yüksek oynaklığın dahi işletmelerin genel planlamasını zorlaştırabildiğini söyledi.
Dezenflasyon sürecinin kalıcı hale gelmesinin reel sektör açısından yalnızca fiyat istikrarı anlamına gelmediğini belirten Özdemir, bunun aynı zamanda iş yapma, fiyatlama ve yatırım yapma öngörülebilirliğinin artması anlamına geldiğini kaydetti. Enflasyonun daha istikrarlı bir patikaya girmesiyle birlikte işletmelerin önlerini daha rahat görebileceğini, maliyet ve fiyatlama kararlarını daha sağlıklı verebileceğini ve uzun vadeli yatırım projeksiyonlarını daha gerçekçi şekilde oluşturabileceğini ifade etti.
Üçüncü ve belki de yatırım iştahının en güçlü belirleyicisinin talep olduğunu belirten Özdemir, sanayici açısından sipariş görünürlüğü olmadan kapasite artırmanın kolay olmadığını söyledi. İşletmenin önümüzdeki dönemde üretimini hangi talebe satacağını görememesi halinde yeni makine yatırımı yapmak, yeni istihdam oluşturmak veya yeni bir üretim hattı kurmak konusunda daha temkinli davranacağını ifade etti.
Bu sürecin bir zincir olarak değerlendirilebileceğini belirten Özdemir, siparişlerin artmasıyla üretimin artacağını, üretim arttıkça kapasite kullanımının yükseleceğini ve mevcut kapasitenin yetersiz kalması halinde yatırım ihtiyacının doğacağını söyledi. Yatırımın artmasıyla birlikte üretim, istihdam, verimlilik ve ihracat kapasitesinin de güçleneceğini ifade eden Özdemir, bu zincirin sağlıklı şekilde çalışabilmesi için ilk halkadan son halkaya kadar güven ortamının korunması gerektiğini kaydetti.
“Kademeli toparlanma bekliyoruz”
Ankara Sanayi Odası Başkanı Seyit Ardıç da sanayicilerin önümüzdeki döneme ilişkin beklentilerini değerlendirdi. enflasyondaki düşüş eğiliminin devam etmesiyle birlikte finansman maliyetlerinin önümüzdeki dönemde kademeli olarak gerileyeceğine ilişkin bir beklenti bulunduğunu söyledi.
Ancak mevcut koşullarda siparişlerde, iç talepte ve kârlılıkta yatırım kararlarını güçlü biçimde destekleyecek kalıcı bir toparlanmanın henüz oluşmadığını belirten Ardıç, jeopolitik gerilimler ve korumacı yaklaşımların etkisiyle dış ticaret tarafında da pozitif bir tablo görülmediğini ifade etti.
Sanayicinin beklentisinin üretim ve yatırım iştahına güçlü biçimde yansıyabilmesi için talep koşullarının, küresel ticaret ortamının ve finansmana erişimin belirgin şekilde iyileşmesi gerektiğini belirtti.
2026 yılının ikinci yarısında hızlı bir sıçramadan çok, sektörlere göre farklılaşan, kademeli ve finansman koşullarına duyarlı bir toparlanmayı baz senaryo olarak gördüklerini söyleyen Ardıç, dezenflasyonun sürmesinin finansman maliyetlerinin kademeli olarak gerilemesi için zemin hazırlayabileceğini ifade etti.
Ancak bugün iç talep, siparişler ve kârlılığın yatırım kararlarını güçlü biçimde destekleyecek düzeyde olmadığını belirten Ardıç, korumacı politikalar ve jeopolitik riskler nedeniyle dış talebin de sanayiye güçlü destek vermediğini söyledi.
Sanayi yatırımlarının uzun vadeli kararlar gerektirdiğini vurgulayan Ardıç, bu nedenle geçici iyileşmelerden çok güven, öngörülebilirlik ve uzun vadeli finansmanın belirleyici olduğunu ifade etti. Yatırım iştahının güçlenmesi için finansman ve talep tarafında daha kalıcı iyileşme sinyallerine ihtiyaç olduğunu kaydetti.
“Yüksek maliyetli kredilerle uzun vadeli yatırım yapılamaz”
Sanayicinin yatırım kararını finansman maliyeti, beklenen talep, kapasite kullanım oranı, kârlılık, kur beklentisi, teşvik yapısı ve ekonomik öngörülebilirliğin birlikte belirlediğini belirten Ardıç, bu nedenle dört temel alanda iyileşmeye ihtiyaç olduğunu söyledi.
İlk olarak finansman koşullarına dikkat çeken Ardıç, ticari kredi faiz oranlarının yüzde 50'ye yakın seviyelerde seyrettiğini belirtti. “Bir sanayicinin bu maliyetlerle yeni yatırım yapmasını beklemek gerçekçi değil” diyen Ardıç, sanayide bu finansman maliyetini karşılayabilecek bir kârlılık düzeyinden söz edilemeyeceğini ifade etti.
Sorunun yalnızca krediye erişim olmadığını, kredinin vadesi, maliyeti ve koşullarının da önem taşıdığını belirten Ardıç, beş-on yıllık teknoloji yatırımlarının kısa vadeli ve yüksek maliyetli kredilerle finanse edilemeyeceğini söyledi.
Bu nedenle dezenflasyonla uyumlu biçimde yatırım, ihracat, dijital ve yeşil dönüşüm ile yüksek teknoloji üretimine yönelik uzun vadeli finansman kanallarının güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
İkinci başlığın maliyet enflasyonu olduğunu belirten Ardıç, maliyetlerin küresel rakiplerle karşılaştırıldığında da rekabetçi olması gerektiğini söyledi. Kur, ücret, enerji, finansman ve verimlilik arasında küresel rekabet gücünü koruyacak bir denge kurulması gerektiğini kaydetti.
Üçüncü başlığın iç talep olduğunu belirten Ardıç, enflasyonla mücadele kapsamında iç talebin yavaşlatılmasının anlaşılabilir olduğunu söyledi. Ancak iç talepteki yavaşlamanın sanayicinin siparişlerini, kapasite kullanımını ve yatırım kararlarını uzun süre baskı altında tutması halinde bunun üretim potansiyeli üzerinde kalıcı etkileri olabileceği uyarısında bulundu.
Dördüncü başlığın ise sanayicinin yatırım ufkunu genişletecek öngörülebilirliğin sağlanması olduğunu belirten Ardıç, sanayi politikasının para, maliye, enerji ve dış ticaret politikalarından bağımsız düşünülemeyeceğini ifade etti.
Türkiye'nin sanayi politikasının finansman, teknoloji, enerji, nitelikli insan kaynağı, ihracat ve verimlilik alanlarını birbirini tamamlayan unsurlar olarak ele alan bütüncül bir yapıya kavuşturulması gerektiğini söyledi.
“Güçlü ve etkin sanayi politikası temel araçlardan biri”
Küresel ekonominin artık daha stratejik, korumacı ve devlet müdahalesinin belirginleştiği yeni bir yapıya evrildiğini belirten Ardıç, ABD'den Avrupa Birliği'ne, Çin'den Güney Kore'ye kadar birçok ülkenin kritik sektörleri, ileri teknolojiyi ve stratejik üretim kapasitesini doğrudan destekleyen daha aktif sanayi politikaları uyguladığını söyledi.
Devlet destekleri, uzun vadeli finansman, enerji teşvikleri ve teknoloji yatırımlarının küresel rekabetin önemli araçları haline geldiğini ifade eden Ardıç, küresel rakiplerin etkin kamu destekleriyle güçlendiği bu ortamda Türkiye'de de sanayicinin küresel rekabetteki konumunu ileriye taşıyacak politika araçlarının geliştirilmesinin büyük önem taşıdığını vurguladı.
Yeni küresel düzende güçlü ve etkin bir sanayi politikasının, üretim kapasitesini, rekabet gücünü ve teknolojik yetkinliği artırmanın temel araçlarından biri olduğunu belirten Ardıç, bu alanlarda atılacak adımların Türkiye'nin sanayideki konumunu güçlendireceğini ifade etti.
“Finansman ve maliyet koşulları iyileştirilmeli”
İstanbul Demir ve Demir Dışı Metaller İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Çetin Tecdelioğlu ise Haziran ayı sanayi üretim verilerinin, reel sektör açısından henüz güçlü ve kalıcı bir toparlamadan söz edilemeyeceğini gösterdiğine dikkat çekti.
Haziran ayı verilerinin ihracat açısından moral verdiğini, Mayıs ayında yaşanan gerilemenin ardından Haziran'da hem miktar hem de değer endeksinde güçlü bir toparlanma yaşandığını ifade eden Tecdelioğlu, “Bu, doğru pazarlara odaklandığımızda ve rekabet gücümüzü koruyabildiğimizde Türk metal sektörünün küresel talepte karşılık bulabildiğini gösteriyor” dedi. Ancak iç talep ve siparişler konusunda aynı ölçüde rahat olmadıklarını, hanehalkı ve işletmeler tarafında yüksek maliyetler ve finansmana erişimde yaşanan zorlukların talebin gücünü sınırladığının altını çizdi.
Yatırım iştahının ise şu aşamada en hassas başlıklardan biri olduğuna işaret eden Tecdelioğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Sanayicinin önceliği bugün yeni yatırım yapmaktan önce mevcut işletmesini, istihdamını ve üretim kapasitesini koruyabilmek. Daha önce de ifade ettiğim gibi, yüksek finansman maliyetleri ve artan işletme giderleri nedeniyle firmaların önemli bir bölümü özkaynaklarını tüketmiş durumda. Bu nedenle ikinci yarıda yatırım iştahının belirgin şekilde güçlenmesi için öncelikle işletmelerin nefes alabileceği bir finansman ortamının oluşması gerekiyor.”
“Finansman Maliyetleri düşürülmeli”
"Sanayicinin bugün en büyük sorunlarından biri yalnızca faizin yüksek olması değil, finansmana erişimin de zor ve öngörülebilir olmaması" diyen Tecdelioğlu, işletmelerin dış
kaynak kullanım oranlarının çok yüksek seviyelerde olduğunu, firmaların işlerini önemli ölçüde borçlanarak sürdürdüğünü belirtti. Bu yapı içinde finansman maliyetindeki küçük bir değişimin dahi üretim ve rekabet gücüne yansıdığını ifade eden Tecdelioğlu, finansman maliyetlerinin sanayicinin taşıyabileceği seviyelere gelmesi gerektiğini vurguladı.
Sanayicinin enerji, işçilik, hammadde, lojistik ve finansman dahil bütün maliyet kalemlerinde de ciddi maliyet baskısı olduğunu da söyledi. Tecdelioğlu sözlerini şöyle sürdürdü: " Enflasyonla mücadele elbette hepimizin ortak hedefi. Ancak dezenflasyon sürecinde sanayicinin uluslararası rekabet gücünü kaybetmemesi de aynı derecede önemli. Özellikle ithal etmek zorunda olduğumuz ham maddelerde vergi ve ticaret politikalarının üreticinin önünü açacak şekilde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kendi sektörümüzde de ham madde üzerindeki vergilerin gözden geçirilmesi ve hurda ithalatında kolaylık sağlanması yönündeki beklentimizi daha önce dile getirdik."
“İş dünyası ihtiyatlı bir bekleyiş içerisinde”
Türk İş Dünyası Konfederasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Sönmez ise Haziran ayına ait sanayi üretim verilerinin iki farklı resmi aynı anda gösterdiğine işaret etti. Yıllık bazda sanayi üretiminin yüzde 1,4, imalat sanayi üretiminin ise yüzde 1,5 gerilediğine dikkat çeken Sönmez, mevcut tablonun sanayide güçlü ve geniş tabanlı bir büyümeye işaret etmediğini söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: "Ancak verinin içinde gözden kaçırmamamız gereken bir olumlu sinyal de bulunuyor. İkinci çeyreğin bütününe baktığımızda sanayi üretiminde bir önceki çeyreğe göre yaklaşık yüzde 2, imalat sanayinde yüzde 2,4 artış görüyoruz. Sermaye malları üretiminde de görece daha olumlu bir seyir var. Merkez Bankası da sanayi üretiminin ana eğiliminde bir miktar iyileşmeye işaret ediyor. Dolayısıyla sanayimiz henüz rahatlamış değil ama üretimde aşağı yönlü hareketin yerini yataylaşmaya ve bazı alanlarda toparlanmaya bıraktığı bir eşikte olabiliriz."
İşletmeler açısından koşulların hâlâ oldukça zor olduğunu vurgulayan Sönmez, özellikle KOBİ’lerin uzun süredir yüksek finansman maliyetleri, işletme sermayesi ihtiyacı ve iç talepteki zayıflıkla mücadele ettiğini söyledi. Bir aylık veya bir çeyreklik iyileşmenin kalıcı bir dönüş olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Sönmez, toparlanmanın birkaç sektörle sınırlı kalmayarak Anadolu’ya, KOBİ’lere ve daha geniş bir üretici tabanına yayılmasının önem taşıdığını kaydetti.
İş dünyasında ihtiyatlı bir bekleyiş olduğuna işaret eden Sönmez, 2026’nın ikinci yarısını güçlü bir sıçramadan ziyade kademeli bir normalleşme dönemi olarak gördüklerinin altını çizdi. “İç talepteki zayıflığın daha fazla derinleşmemesi, ihracatın mevcut seviyelerini koruması ve finansman koşullarında iyileşme başlaması halinde yılın son bölümünde üretim ve yatırım iştahında daha belirgin bir toparlanma görebiliriz” ifadelerini kullandı.
“Finansman maliyetleri normalleşmeli”
Sönmez, reel sektörün önündeki üç temel konunun finansman, maliyetler ve talep olduğunu belirtti. Finansman konusunda para politikasındaki sıkılığın enflasyonla mücadele açısından gerekli olduğunu belirten Sönmez, mevcut faiz seviyelerinin özellikle KOBİ'lerin işletme sermayesi ve yatırım finansmanı açısından ağır bir yük oluşturduğunu söyledi. Merkez Bankası'nın temmuz toplantısında politika faizini yüzde 37 seviyesinde tuttuğunu hatırlatan Sönmez, önümüzdeki dönemde enflasyonun ana eğilimindeki iyileşme kalıcı hale geldikçe finansman maliyetlerinde de ölçülü ve öngörülebilir bir normalleşmenin başlamasının reel sektör açısından son derece önemli olacağını belirtti.
İkinci konunun maliyetler olduğunu belirten Sönmez, burada sınırlı da olsa olumlu bir işaret görüldüğünü söyledi. Temmuz ayı reel kesim anketinde hem gerçekleşen hem de gelecek üç aya ilişkin birim maliyet artışı beklentilerinin zayıfladığını belirten Sönmez, işletmelerin 12 ay sonrası ÜFE beklentisinin de yüzde 31,3'e gerilediğini kaydetti. Bunun henüz düşük bir maliyet ortamı anlamına gelmediğini belirten Sönmez, maliyet artış hızının yavaşlamasının şirketlerin fiyatlama ve yatırım kararlarında önlerini biraz daha iyi görmelerini sağlayabileceğini ifade etti.
Üçüncü ve belki de en kritik konunun talep olduğunu vurgulayan Sönmez, yalnızca ucuz kredi vererek kalıcı yatırım iştahı oluşturulamayacağını söyledi. Üretilen malın satılabileceği iç ve dış pazarın da olması gerektiğini belirten Sönmez, bugün işletmelerin yüzde 12,7'sinin talep yetersizliğini üretimi kısıtlayan en önemli faktör olarak gösterdiğini aktardı. Sönmez, bu nedenle dezenflasyon sürecini bozmadan, ekonomide talebin daha öngörülebilir hale geldiği bir dengeye ihtiyaç olduğunu belirtti.