Kur, enflasyon ve güven üçgeninde zor denge

Kur, enflasyon ve güven üçgeninde zor denge

İran savaşının olumsuz etkisini hissetmeyen yok; ancak en büyük baskıyı bizim gibi dışa bağımlı ve enerji ithalatçısı ülkeler yaşıyor. Bu baskının en görünür olduğu alanlardan biri de döviz kuru ve onun üzerinden şekillenen enflasyon dinamikleri. Türkiye’de ihracatçılar uzun bir süredir Türk lirasının reel olarak güçlü kalmasından şikayet ediyor ama mevcut şartlar altında Merkez Bankası’nın kura daha fazla esneklik tanımak için fazla bir manevra alanı yok.

Enerji fiyatlarındaki artış doğrudan cari açığı büyütürken, artan jeopolitik riskler sermaye akımlarını zayıflatıyor. Bu durum döviz arzını sınırlarken talebi artırıyor ve kur üzerinde yukarı yönlü baskı oluşturuyor. Yani ortada tek bir şok yok, aynı anda iki şok birden yaşanıyor. Önceki gün CNBC-e'de Berfu Güven'e konuşan Finisterre Capital kıdemli makro ekonomisti Pasquale Diana, bu tabloyu özetlerken, “Bu bir fiyat şoku; enflasyonu ve cari açığı etkiliyor. Aynı zamanda bir güven şoku; risk iştahını ve sermaye akımlarını zayıflatıyor," diyordu.

Normal şartlarda dalgalı kur rejiminde bu tür şoklar karşısında kurun değer kaybı yoluyla uyum sağlanır. Ancak Türkiye’deki enflasyon dinamikleri bu tür bir otomatik dengeleyici mekanizmanın çalışmasını ciddi biçimde kısıtlıyor. Oysa bu mekanizma kullanılabilseydi Türkiye'den çıkmak isteyen sıcak paracı için çıkış daha maliyetli hale gelebilir ve belki kısmen caydırıcı olabilirdi.

Esneklik neden sınırlı?

Türkiye ekonomisinde kur geçişkenliği diğer birçok ekonomiye göre son derece yüksek. Yani döviz kurundaki artış kısa sürede üretici fiyatlarına ve oradan da tüketici enflasyonuna yansıyor. Bu nedenle Türk lirasında hızlı bir değer kaybına izin vermek, halihazırda zor ilerleyen dezenflasyon sürecini tersine çevirebilir. Ekonomist İris Cibre, hafta başında sosyal medyadaki bir paylaşımında bu durumu çarpıcı biçimde ifade ederken aynı uyarıyı yapıyordu: “Kurun serbest bırakılması aynı anda tahmin edilemeyecek seviyede atak anlamı taşır… bu da maliyetleri hızla yukarı iter.”

Benzer uyarıyı hafta boyunca diğer birçok ekonomistten de duyduk. Nitekim son dönemde enflasyondaki görece yavaşlamanın en önemli nedenlerinden biri kurun kontrollü seyri oldu. Bu gerçek para politikasının hareket alanını ciddi biçimde daraltıyor.

Kurla gelen rahatlama kısa soluklu olur

İhracatçıların dile getirdiği “rekabetçi kur” talebi teorik olarak anlaşılabilir. Kur artınca ihracatçı kısa vadede rahatlar. Ancak geçmiş deneyimler de gösteriyor ki; kurla sağlanan her türlü iyileşme kısa solukludur.

Pratikte kur artışının sağladığı avantaj son derece kısa ömürlüdür. Kur artışıyla TL değer kaybıyla elde edilen rekabet avantajı kalıcı değildir. Çünkü Türkiye'de asıl sorun kur değil enflasyonun yüksekliğidir. Kur artınca başta ithal girdiler olmak üzere maliyetler hızla artar. Onun için her zaman rekabetin kurla değil, makrop ekonomik istikrar, yapısal dönüşüm ve ithal girdi bağımlılığının azaltılması ile sağlanması gerektiğini savunduk.

Kur yükseldiğinde ihracatçı ilk aşamada fiyat avantajı elde eder; fakat aynı anda ithal girdiler, enerji maliyetleri ve finansman giderleri de hızla artar.

Türkiye ekonomisinin asıl ihtiyacı

Merkez Bankası’nın son dönemde izlediği politika da bu çerçevede okunmalıdır. Rezerv satışlarıyla kurdaki oynaklığın sınırlanması, aslında enflasyon beklentilerini çıpalama çabasının da bir parçasıdır. Bu yaklaşım, “liranın bir şok emici gibi hareket etmesini sınırlama” tercihi olarak da tanımlanıyor. Swap işlemleri gibi araçlar ise hem likidite yönetimini kolaylaştırmak hem de faizler üzerindeki baskıyı sınırlamak amacıyla devreye alındı.

Bu adımlar eleştirilebilir; ancak mevcut koşullar altında alternatiflerin de oldukça sınırlı olduğu açıktır. Fatih Özatay hocanın dediği gibi “Merkez Bankası bu ortamda başka ne yapacaktı?”

Burada asıl kritik nokta, para politikasının tek başına yeterli olmadığıdır. Ekonomistlerin her fırsatta vurguladığı gibi daha güçlü bir kurumsal çerçeve, güven veren bir ekonomik program ve yapısal reformlar devrede olsaydı, kur üzerindeki baskı daha düşük olabilir ve Merkez Bankası da daha esnek davranabilirdi. Bu yüzden Fatih hoca da “Asıl eleştirilmesi gereken, programın eksiklikleri ve ekonomi dışındaki alanlarda adım atılmaması” diyor. Güven eksikliği, döviz talebini artırarak kur üzerindeki baskıyı büyüten temel faktörlerden biri olmaya devam ediyor.

Enflasyon gölgesinde kur yönetimi

Öte yandan rezerv kullanımının Merkez Bankası'na sonsuz bir alan sunmadığının da farkındayız. Savaşın uzaması ve çıkışların devam etmesi halinde bu politikanın sürdürülebilirliği daha fazla sorgulanacaktır.

Geçen hafta CNBC-e'ye konuşan David Lubin, “Rezervler sınırlı bir kaynak… sadece döviz satarak kuru tutmaya çalışmak sürdürülebilir değil,” diyordu. Ancak bu durum bile kısa vadede kurun serbest bırakılmasını otomatik olarak rasyonel kılmaz. Çünkü ani ve sert bir kur hareketi, yalnızca enflasyonu değil, finansal istikrarı da tehdit edebilir. Yüksek döviz açık pozisyonu taşıyan şirketler açısından bu tür bir şok, iflas risklerini artırarak reel sektörde zincirleme etkiler yaratabilir.

Kısacası mevcut tabloda Merkez Bankası’nın kurda geniş bir hareket alanı bulunmuyor. Enflasyonla mücadele önceliği, kur politikasında kontrollü bir yaklaşımı zorunlu kılıyor. İhracatçıların talepleri anlaşılır olsa da bugünün koşullarında hızlı bir değer kaybı çözüm değil, yeni sorunların tetikleyicisi olabilir.

Kalıcı çözüm ise kurdan değil; güven, yapısal reformlar ve dengeli bir makroekonomik çerçeveden geçiyor.