Esin Güral Argat: Müzik sadece değişmedi, ritim de sertleşti. Çağ ise artık Teknopolitik Çağı

PAYLAŞ
  • Gürok Grup Yönetim Kurulu Başkan Ve­kili ve KÜTSO Başkanı Esin Güral Argat, "Teknoloji artık tarafsız bir araç değil, gücün, egemenliğin ve dayanıklılığın merkezine yerleşti. Bu çağda ayakta kalmak, teknolojiyi satın almakla değil; onu yönetecek kurumsal DNA’ya sahip olmakla mümkün." dedi.
  • Yeni dünyada “kaynaklar silahlaştırılıyor” diyen Argat kritik girdilerin, artık ekonomik aklın “arka planı” değil; pazarlığın “ön cephesi.” olduğunu savundu.
  • Argat, "Uzun yıllar ülkelerin ve kurumların kendi karar alanını sınırlar, askeri güç ve caydırıcılık tanımladı. Bunların hiçbiri anlamını yitirmiş değil. Ama artık tek başına yeterli de değiller. Güç denklemi değişti. Bugün öncelikli olan, sistemi ayakta tutmak ve yönetebilmek, şokları yutabilmek ve kaos içerisinde bile hızlı ve tutarlı kararlar alabilmektir. Ve bu yeni stratejik yetkinlik sınavının merkezinde ise, her alana nüfuz eden teknoloji kapasitesi yatıyor." dedi.
Esin Güral Argat: Müzik sadece değişmedi, ritim de sertleşti. Çağ ise artık Teknopolitik Çağı

Gürok Grup Yönetim Kurulu Başkan Ve­kili ve Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Esin Güral Argat, çoklu krizlerin belirleyici olduğu, küresel blokların yeniden şekillendiği, küreselleşmenin kurallarının değiştiği bir dünyada "Müzik değişince dans da değişir.” dediğini hatırlattı. Argat, bu yıl artık bir adım daha ileri giderek sadece müziğin değişmediğini, ritmin de sertleştiğini söyledi. Bir grup gazeteciyle 2025 değerlendirmelerini ve 2026 beklentilerini paylaşan Argat, sertleşen bu ritmin herkesi yepyeni bir sahneye; Teknopolitik Çağ’ın sahnesine sürüklediğini belirtti. Artık teknolojinin bir araç değil; gücün ta kendisi olduğunu açıklayan Argat, "Mesele hız değil, yön tayin edebilme kapasitesi" dedi.

Artık sadece piyasaların değil, bağların da yeniden tasarlandığına dikkat çeken Argat, "Ticaret, enerji, teknoloji ve finans “maliyet–verimlilik” dilinin ötesine geçti. Bugün bunların tamamı jeopolitik araçlar.

Bağımlılıklar karşılıklı kazanç üretmiyor; kırılganlık üretiyor. Tedarik zincirleri ucuzluk için değil, risk yönetimi için yeniden kurgulanıyor. Bu yeni dönemde asıl fark, kriz anında kimin kendi kararlarını alabilen özerk bir aktör olarak kalabildiği, kimin ise başkalarının kararlarına göre hareket etmek zorunda kaldığı noktasında ortaya çıkıyor.

Oysa bundan 15–20 yıl önce dünyayı anlamak daha kolaydı.
Küreselleşme hızlanıyor, ticaret artıyor, tedarik zincirleri uzuyor, ülkeler birbirine daha çok bağlanıyordu. Enerji bir maliyet kalemiydi, teknoloji ise bir verimlilik aracıydı. Ticareti karşılıklı kazanç üzerinden konuşuyorduk. Siyaset elbette vardı ama oyunun kuralları büyük ölçüde ekonomikti. Entegrasyon derinleştikçe gerilimlerin azalacağına dair yaygın bir kanaat hakimdi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda bu hikayenin sessizce dağıldığını görüyoruz.
Küreselleşme bitmedi ama yön değiştirdi.
Ticaret artık sadece ticaret değil.
Enerji artık sadece enerji değil.
Teknoloji ise hiç olmadığı kadar politik.

Bugün yaşadığımız şey klasik anlamda bir küreselleşme krizi değil, teknoloji, güç ve egemenlik ilişkilerinin yeniden örgütlendiği bir Teknopolitik Çağ! Ve bu çağda teknoloji artık tarafsız bir verimlilik aracı değil; devletlerin, şirketlerin ve blokların iktidar kurma, yönlendirme ve denetim kapasitesinin merkezinde yer alan stratejik bir güç." dedi.

Son birkaç yılda yaşananların da bunu çok net biçimde gösterdiğini söyleyen Argat, ABD ile Çin arasındaki gerilimin, artık gümrük tarifeleriyle sınırlı olmadığını, yarı iletkenlerden yapay zekaya uzanan kapsamlı bir teknoloji rekabetine dönüştüğünü hatırlattı. Avrupa'nın ise Rusya–Ukrayna savaşıyla birlikte, enerjinin bir gecede nasıl güçlü bir jeopolitik araca dönüşebileceğini yaşayarak gördüğini, enerji akışlarının kesildiğini, fiyatların hızla yükseldiğini ve sanayi üretiminin doğrudan etkilendiğini vurguladı.

Esin Güral Argat: Müzik sadece değişmedi, ritim de sertleşti. Çağ ise artık Teknopolitik Çağı - Resim : 1

"Kaynaklar silahlaştırılıyor, kritik girdiler artık ekonomik aklın arka planı değil pazarlığın ön cephesi"

Argat, sözlerine şöyle devam etti: "Benzer şekilde gıda, pandemi sonrasında ve Karadeniz’deki savaşla birlikte ilk kez bu ölçekte stratejik bir başlık haline geldi; limanlar, tahıl koridorları ve sigorta maliyetleri artık dış politikanın ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor.

Bu yeni dünyada “kaynaklar silahlaştırılıyor” derken şunu kastediyorum:

Kaynaklar ve kritik girdiler, artık ekonomik aklın “arka planı” değil; pazarlığın “ön cephesi.”

Ticaret araçsallaştırılıyor. Bağımlılıklar avantaja, karşılıklı kırılganlıklar baskı unsurlarına dönüşüyor. Küreselleşme artık “herkes için daha fazla entegrasyon” demek değil.

Artık entegrasyon bir amaç değil araç. Asıl soru, kiminle, ne ölçüde ve hangi koşullarla entegre olunacağıdır."

Bu yeni düzende açık olmanın bir erdem olmaktan çıkarak yönetilmesi gereken stratejik bir risk haline geldiğini söyleyen Argat, işte bu yüzden uzun süre arka planda kaldığı düşünülen bir meselenin yeniden merkezde olduğunu belirtti: Ülkelerin ve kurumların kendi karar alanı.

"Güç denklemi değişti, astık teknolojiyi yöneten ayakta kalacak"

Uzun yıllar bu alanı sınırların, askeri gücün ve caydırıcılığının tanımladığının altını çizen Argat, "Bunların hiçbiri anlamını yitirmiş değil. Ama artık tek başına yeterli de değiller. Güç denklemi değişti. Bugün öncelikli olan, sistemi ayakta tutmak ve yönetebilmek, şokları yutabilmek ve kaos içerisinde bile hızlı ve tutarlı kararlar alabilmektir. Ve bu yeni stratejik yetkinlik sınavının merkezinde ise, her alana nüfuz eden teknoloji kapasitesi yatıyor.

Bu çağda kimin ayakta kalacağını belirleyen asıl güç teknolojiyi kimin yönettiğidir. Bugün ayakta kalabilmek, yalnızca güvenliği sağlamak değil; enerjiye erişimi güvence altına alabilmek, kritik teknolojilerde kırılganlığı yönetebilmek, ticaretin ve finansın zaman zaman bir baskı aracına dönüşebildiği dönemlerde kurumları ve ekonomiyi çalışır tutabilmek demek. Kısacası, mesele küresel sistemin dışına çıkmak değil; sistemin içinde kalırken kendi yönünü tayin edebilmek." dedi.

Argat, Ukrayna’daki savaşın, Gazze’de yaşananların, Venezuela’nın ekonomik çöküşünün ya da Çin–Tayvan hattındaki gerilimin büyük iddialardan çok, dayanıklılığın belirleyici olduğunu, devletlerin ve kurumların ne kadar hızlı karar alabildiği, kriz anında neyi sürdürebildiği, neyi sürdüremediğinin; asıl ayrıştırıcı faktör hâline geldiğini ve bu dayanıklılık tartışmasının tam ortasında teknolojinin olduğunu savundu.

"Asıl soru: Bu dönüşümü kim, nasıl ve hangi değerlerle yönetecek?"

Argat şöyle dedi: "Ancak teknolojiye hala yanlış yerden bakıyoruz.
Onu sadece yenilik, verimlilik ve rekabetçilik üzerinden konuşuyoruz. Yapay zekayı, otomasyonu, dijitalleşmeyi birer araç gibi ele alıyoruz.

Oysa son birkaç yıl bize çok net bir şey gösterdi:

Teknoloji, içinde bulunduğu kurumu, devleti ve toplumu büyüten bir çarpan.

Netlik varsa hızlandırıyor, belirsizlik varsa kilitliyor.

2025 bize yeni bir teknoloji devrimi sunmadı.

Asıl olarak ülkelerin ve kurumların teknolojiyi yönetme kapasitesin sert bir sağlamlık testinden geçti.

Aynı yapay zeka modelleri, aynı otomasyon sistemleri, aynı dijital altyapılar farklı ülkelerde bambaşka sonuçlar üretti. Çünkü farkı yaratan teknoloji değil; kurumların onu nasıl yönettiğiydi.

Yapay zeka tartışmalarında da benzer bir yanılgı içindeyiz. Sanayi 4.0’ı uzun süre konuştuk ama çoğu zaman “nasıl yapacağız?” sorusu yerine “ne olacak?” sorusuna odaklandık. Oysa bugün konuştuğumuz şey artık Sanayi 4.0 değil, Sanayi 5.0."

Bu noktada sorunun artık “ne olacak?” değil; “bu dönüşümü kim, nasıl ve hangi değerlerle yönetecek?” olduğunu vurgulayan Argat, OECD’nin derlediği Eurostat/OECD istatistiklerinin, 2024’te OECD alanında işletmelerin sadece yaklaşık yüzde 13,9’unun yapay zekâ çözümleri uyguladığını gösterdiiğini; AB-27’de de oranın yüzde 13,5 civarında olduğunu hatırlattı.

Argat, “her yerde yapay zekâ var” hissiyle, gerçek yayılım arasında ciddi bir mesafe olduğunu, yayılımın niteliğinin de ayrıştırıcı olduğunu belirtti. OECD, yapay zekâ kullanımının büyük şirketlerde çok daha yüksek seyrettiğini; küçük ve orta ölçekli işletmelerin ise beceri, maliyet, veri ve uyum bariyerleri nedeniyle geride kaldığını gösteriyor.

"Bu noktada özellikle ne küresel sistemin kurucusu ne de tamamen pasif izleyicisi olan ülkeler için tablo çok daha öğretici. Akademik literatür bu ülkeleri Orta Güç (middle power) olarak tanımlıyor.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, orta ölçekli ülkelerin sabit bir dış politika ya da güç davranışı sergilemediğini gösteriyor. Aksine, bu ülkeler bağlama göre hizalanabiliyor, özerklik arayabiliyor, fırsat pencereleri kollayabiliyor ya da çelişkili pozisyonlara düşebiliyor. Bu davranış biçimleri, ittifakların ne kadar bütünlüklü olduğu ve ülkenin kendi iç kapasitesinin ne kadar güçlü olduğu ile doğrudan ilişkili." diye Argat, bu çerçevenin, teknoloji meselesine bakarken de son derece açıklayıcı olduğunu söyledi. Teknoloji alanında da orta ölçekli ülkeler için meselenin “lider olmak” değil; savrulmamak olduğunu belirten Argat, "Her alanda tam teknolojik bağımsızlık mümkün değil. Ama her alanda da dağınık olmak sürdürülebilir değil. Yapay zekada, enerjide, savunma teknolojilerinde, dijital altyapıda asıl soru şu: Nerede özerklik gerekli, nerede birlikte çalışabilirlik yeterli, nerede hız kritik?

Türkiye de tam olarak bu kategoride yer alıyor. Güçlü jeopolitik konumu, çok boyutlu dış politika tecrübesi ve bölgesel etki kapasitesi sayesinde, orta ölçekli ülkeler arasında bağlama göre pozisyon alabilen, özerklik alanını korumaya çalışan ve fırsat pencerelerini değerlendirebilen nadir aktörlerden biri olarak öne çıkıyor." dedi.

Türkiye'nin önündeki fırsat...

Türkiye’nin; dijitalleşme deneyiminin doğru tasarlandığında, koordinasyon güçlü olduğunda çok hızlı yol alabildiğini savunan Argat,

Bugün e-Devlet'in, dünyanın birçok ülkesinin hayal edemeyeceği ölçekte, yüzlerce kurumu tek kapıdan erişilebilir hale getirdiğine, e-Nabız'ın, sağlık verisini vatandaşın kontrolüne veren, pandemi gibi bir krizi yönetmede kritik rol oynayan bir dijital altyapı yarattığına, dijital bankacılık ve ödeme sistemlerinde Türkiye'nin, birçok gelişmiş ülkeden daha ileri bir kullanıcı deneyimi ve kapsayıcılık seviyesine ulaştığına dikkat çekti.

2025’in en çarpıcı derslerinden birinin de, yapay zekanın korkulduğu gibi istihdamı hızla ortadan kaldırmasından çok, kurumların iç yapısını ve gizli zayıflıklarını açığa çıkarması olduğuna vurgu yapan Argat, "Yıl boyunca “hangi meslekler yok olacak?” sorusunu tartıştık. Oysa asıl sınav, yapay zekanın kurumların koordinasyon eksikliğini görünür kılmasıydı. Gerçek risk, makinelerin insanların yerini alması değil; insanların ve birimlerin makinelerle birlikte verimli çalışamamasıdır. IMF’ye göre yapay zeka, küresel iş gücünün yaklaşık yüzde 40’ını etkiliyor; gelişmiş ekonomilerde bu oran yüzde 60’a çıkıyor. Bu etkinin yarısı üretkenliği artırma potansiyeli taşırken, diğer yarısı ücret baskısı ve iş kaybı riski barındırıyor.

Bu tablo karşısında dünyada iki hazırlık öne çıkıyor. İlki, yapay zekanın işleri yok etmesinden çok işleri dönüştürmesine odaklanan beceri ve eğitim politikaları. OECD ülkelerinde hedef, işsizliği yönetmek değil aksine geçişi yönetmek.

İkincisi ise kurumların iç yapısını sadeleştirmek. Başarılı örneklerde teknoloji yatırımları, yetki netliği ve organizasyonel dönüşümle birlikte ilerliyor. Bu olmadığında yapay zeka verimlilik değil, karmaşa üretiyor. İşte burada Çin’in stratejisi dikkat çekiyor. Çin’in yapay zekadaki ilerleyişi, büyük ölçüde algoritmik üstünlükten değil. Çin, yapay zekayı salt bir teknoloji meselesi olarak değil, devlet destekli bir koordinasyon ve yönetişim projesi olarak ele alıyor. Çin, meslekleri tartışmıyor, bu meslekler için bugünden sistem kurarak gelecek kuşaklara yatırım yapıyor." dedi.

Argat'a göre Türkiye’nin önündeki fırsat, ülkenin yaş ortalaması yükselse de hala genç olan nüfusunun dinamizmini güçlü ve uyumlu kurumsal yapılarla buluşturabilmek.

Türkiye'nin genç ve öğrenme hızı yüksek nüfusuyla güçlü bir avantaja sahip olduğunun altını çizen Argat, bu avantajın kalıcı bir rekabet gücüne dönüşmesinin ise geleceğin mesleklerini bireysel tercihlerden çıkarıp, ulusal bir yönetişim ve koordinasyon meselesi haline getirmekle mümkün olduğunu belirtti. Yani Argat'a göre mesele bugünün işleri kaybolacak mı?” değil; kurumlar bu dönüşümü ne kadar hızlı, adil ve akıllı yönetecek?

"Veri kadar onu işleyecek enerji de stratejik"

Uluslararası Robotik Federasyonu’na göre küresel imalatta robot yoğunluğu 2023 itibarıyla 10 bin çalışan başına 162 birime yükseldi. Yedi yıl önce bu rakam yalnızca 74’tü. Dünya Bankası ise robot kullanımının m işgücü demografisi, beceri yapısı ve özellikle yaşlanan nüfusla doğrudan ilişkili olduğuna dikkat çekiyor.

Bu tablonun, otomasyonun ideolojik bir tercih değil; bir dayanıklılık meselesi olduğunu gösterdiğini açıklayan Argat, iyi yönetildiğinde üretkenliği artırdığını; kötü yönetildiğinde ise toplumsal gerilim ürettiğini belirtti. Yani Argat'a göre sonucu belirleyen teknoloji değil, onu nasıl yönettiğimiz.

Günümüzde enerji planı olmayan bir dijital dönüşüm hikayesinin artık ikna edici olmadığını düşünen Argat, global düzeyde birçok şirketin, yapay zeka ve veri merkezlerinin artan enerji talebini karşılamak için nükleer enerji yatırımlarını gündeme aldığını hatırlattı. Bütün bu gelişmelerin yeni dünyanın habercisi olduğunu söyleyen Argat, "Bugün rekabet, yalnızca daha iyi algoritmalar arasında değil; o algoritmaları çalıştırabilecek altyapıya sahip olanlar arasında yaşanıyor. Dijital çağda veri ne kadar değerliyse, onu işleyecek enerji de o kadar stratejik bir öneme sahip.

Sanayi politikası, teknoloji hedefleri ve enerji planlaması birlikte düşünülmediği sürece, her biri ayrı ayrı zayıflıyor. Orta ölçekli ülkeler için bu hayati. Çünkü enerji arz güvenliği ve altyapı planı olmayan bir yapay zekâ stratejisi, çoğu zaman kağıt üzerinde kalıyor.

Bütün bu tablo bizi yeniden aynı temel soruya getiriyor: Bugün bir ülkenin ve bir ekonominin hareket serbestisini ne belirliyor? Kritik başlıklarda her şeyi tamamen kontrol etmek gerçekçi bir hedef değil; orta ölçekli ülkeler için özellikle değil. Ama hareket alanını koruyacak kadar teknoloji yönetebilmek, bağımlılıkların hangisinin yönetilebilir, hangisinin risk üretici olduğunu ayırt edebilmek; yani doğru yerde derinleşebilmek artık hayati.

Bu noktada asıl risk, teknolojiyi yakalayamamak değil. Asıl risk, "dijital araçları" gerçek bir "dijital dönüşüme" dönüştürememektir. Yetki vermeden hız beklemek, altyapıyı kurmadan gelecek anlatmak, eski yönetim anlayışıyla yeni teknolojileri kullanmaya çalışmak… Bunlar teknik birer sorun değil; köklü bir tercih, kararlılık ve yönetişim meselesidir." dedi.